üdopara

10 Şubat 2013 Pazar

ÜTopik " ASKERLİK TİYATRALI"

Platon'un Devlet'inde insanların sistemleri nasıl sistemleştirdiğinden ve sistemin insanı nasıl yansıttığından bahsediyordu. 


İnsan...

Sistemi kuran, kendi çıkarlarını devletin çıkarı gibi gösteren, diğer insanların HER ŞEYİ hakkında söz sahibi olan insancıklar... 


Evet, askerlik sisteminden bahsediyorum. Demokrasi ile yönetilen (!) Türkiye'nin komünizmi en çok yansıtan yanı... 



Nasıl mı? Hadi o zaman askerlik sisteminde bir yolculuğa çıkalım. İlk olarak askere gitmek senin yasal zorunluluğun, vatan borcun(?). Daha yeni doğduğunda, cinsiyetin erkek ise, direkt borçlusun. Neden? ( Nedenini asla sorgulayamazsın). Borcunu ödemezsen sistemin her yerinde engellerle karşılaşıyorsun: özel sektörde iş bulman sıkıntı, evlenmen sıkıntı, devlet daireleri ile işlerin sıkıntı... Borcun ödenmesi için askeriyeye TESLİM oluyorsun. Bir suçlu gibi... Zaten nizamiye kapısından girdiğinde de tavırlar hep suçlu birine hitap eder gibi... ( bunun adına DİSİPLİN diyorlar). Artık askeriyenin içine girdiğine göre sorumlulukların başlıyor. Öncelikle YEMİN ettiriliyor. Zorla... Etmeme gibi bir şansın yok. Sonra bu yemini her konuşmalarında dile getiriyorlar " Vatanınızı korumak adına namusunuz üzerine yemin ettiniz... " gibi... Artık yemin ettiğimize göre bizim düşüncelerimizin, yaşam tarzımızın, önceki hayatımızın, sevdiğimiz şeylerin, istediklerimizin, ihtiyaçlarımızın, temizliğimizin, kirliliğimizin... HİÇBİR ŞEYİN önemi yok. Bizler askeriyenin masası, sandalyesi, silahı gibi birilerine zimmetlenmiş mallarıyız.Bu fikir tanıdık geldi mi? Tıpkı komünizm... Kimse mülk edinemiyor. Ortak yaşama alanı ve yemek yeme alanı var. Toplu olarak yıkanılıyor. Dolabını kapatamıyorsun. Okuduğun kitap veya aldığın mektuplar kontrol ediliyor. Yani kısaca ÖZEL olarak hiçbir şeyin yok. Sen özel değilsin. Parmak izin gibi tek değilsin. Farklı renkleri sevemezsin, farklı kokuya bürünemezsin, farklı tarzda giyinemezsin, istediğin işi yapamazsın... SEN ÖZGÜR DEĞİLSİN...



Askerlik tiyatralının bir bölümünü oynamış bulunuyorum. Sevimsiz bir sahnenin içindeyim. İçerisi mahşer alanı gibi ama oyuncuların sahne tarafında görünen yüzleri pırıl pırıl. Kamuflajlarla sarılmış herbir hareket. Senaryonun ana fikri görselliğin sağlanması üzerine kurulmuş. İçeride dönen dolaplar, oyuncuların isteksizliği bile parlak jelatin kağıda sarılmış... Gülümseyen yüzlerin arkasında küfür var. Hem seyirciye, hem her şeye... Son perdede oyunculara bir şarkı söyletiliyor " Her şey yolunda... Her şey yolunda bu sabah..."



Çok sıkıldım bu saçmalıklardan... Evimde aptal aptal duvara bakmayı özledim. Önemsiz işlerle sanki önemliymiş gibi ilgilenmeyi özledim. Arkadaşlarımla kahve içip planlar yapmayı özledim. Ve daha bir çok şeyi özledim... Özlemim büyüyor, karda yuvarlanan bir kar topu gibi. Artarak taşayamayacağım boyutlara ulaşıyor. Kimseyi arayamıyorum. İstemiyorum onları da taşımaya  bu karamsar bulutlara... İçimden söylüyorum şarkımı: " Her şey yolunda... Her şey yolunda... Bu sabah...!" Sabahlar erken geliyor ve gitmiyor uzun bir süre... Ama geceler daha uzun...



Özgürlük tadında bir gülümsemeyle selamlıyorum benden haber bekleyenleri, özleyenleri.... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder