Bir karar nasıl verilir?
Önce o 'şeyi' yapmayı hissedersin. Sana dış etkenler çağrışımda bulunur. İçinde bu düşünceyi büyütürsün. Onunla ilgili hayaller kurar ve onu yaşamadan, yaşamış kadar olursun. Sonra acaba yaşasam ne hissederimin merakı üstüne üstüne gelir. O şeyi yapacak ortamı yaratır ve yaparsın.
Ya da hiç bu kadar uğraşmaz, sadece karar alırsın. Sonrasında, olacaklar hakkında en ufak bir fikrin yoktur. Karar almış olmanın korkulu, bir o kadar da heyecanlı dokusu seni sarar. Sadece yaparsın. Hissedersin, yaşarsın ve daha çok hissedersin.
Kars hakkında ne biliyorsunuz?
Türkiye'nin uzak doğusu, peki ya başka?
Tamam, kazı ve kaşarı iyi, peki ya başka?
En iyisi ben hikayemi baştan alayım.
Öncelikle tembellere sesleniyorum: Eğer yazıyı okuyacak kadar zamanınız olmazsa veya okuyamayacak kadar tembelseniz videoyu izleyebilirsiniz:
Olasılık... Bizi Kars ile bir araya getiren olasılıklar dizisiydi.
Bahar ablam ile Ankarada buluşmamız, onun İnci Seda ile görüşmesi, İnci Seda'nın hal hatır sorması ve bir anda Seda'yı Kars'ta görme düşüncesinin dayanılmaz ağırlığı... Hepsi uzak bir olasılıktı ama gerçekleşti. Seda ile konuşurken, seni görmeye Kars'a geleyim mi dedim. Eğer aldığım cevap Seda'nın verdiği cevaptan daha farklı olsaydı, belki Kars'a gitme kararını bu kadar rahat alamazdım.
Olasılıklar kararı almam yönünle hızla ilerledi. 20-23 Şubat benim için Kars macerası olarak kodlandı. Kars macerası diyorum diye abartıyorum sanmayın. Lütfen okumaya devam edin, birlikte keşfedelim.
Yorucu bir cuma gününün ardından saat 18.00 de Ankara Gar'da 2. Perondan harekete hazırdım. Bavulumda iki gözü dolduracak kadar abur cubur, bir battaniye, yatmak ve gezmek için kıyafet, ipad fotoğraf makinası, kitaplarım ve ben... Bilinmezliğin korkusu, yeni yerler görecek olmanın heyecanı, normal koltuklarda gitmenin yoruculuğu vardı aklımda. İnsanları incelemeye koyuldum:
İnsan kitlesi ilgi çekici ve alışılmışın dışındaydı. Etkileşimim sadece uzaktan gözlemlemekten ibaret olduğu için, ancak şivelerine, görünüşlerine, ne hakkında konuştuklarına bakabildim. Kelimeler farklı tonda çıkıyordu, yabancıydı bana ama uzak değildi. Konuştukları konular bizim sosyal hayatta konuştuklarımızla çok benzerdi: 'Napıyon', 'Ne var ne yok'...
Tren hareket etti. İçimde inanılmaz bir şekilde el sallama isteği var diye düşünürken yakınlardan bir ses, doğu şivesiyle "El sallayacak biri bile yok amk." dedi yanındaki arkadaşına. Kendini yalnız hissettiği sesindeki tonda saklıydı, yanındaki arkadaşı anlamadı.
Tren büyük bir kararlılık fakat bir o kadar yavaş bir hızla yola koyuldu.
Gecenin içine doğru yol alıyorduk. Şehirlerin ışıkları ve trenin kornasıydı karanlığı delen bir de trenden dışarı bakıp hayal kuran gözler. Sosyal çevrenin üzerimde yarattığı etkiyi yavaş yavaş üzerimden atıyordum. Yavaş yavaş... Bir kıyafeti çıkartmak gibiydi. Çıplaklığı tatmak gibi...
Zaman geçtikçe treni keşfe çıkma isteğim arttı. Snowpiecer filmindeki gibi her vagon bir yaşam alanıydı. En kötü vagon bizimkisiydi. Yani normal koltukların olduğu yer (Pulman). Çok fazla insan sirkülasyonu vardı. Elli küsür kişi bir vagonu paylaşıyordu. Yatmak için yeterli alan yoktu. Yemek yemek, hareket etmek, kendini güvende hissetmek için yeterli bir alan yoktu. Kendine güvenmekten başka çaren de...
Trenin diğer vagonlarında daha az kişi ama daha fazla yaşam alanı vardı. Puşetli vagonlar 4 kişilik, yataklılar ise iki kişilikti. Yataklı vagonun imkanları ise güvenli bir alan (eğer iki kişilik yataklı vagonda tek kişi bilet alırsan kopartmanı kapatıp sadece bir kişiye tahsis ediyorlar, iyi bir fiyata), yatak, kendine özel lavabo, mini buzdolabı...
Uçurum büyüktü. Hayat gibiydi.
Yolculuğum devam ediyordu. Keşiflerim de...
Tren insanları var. Buraya has yaşam tarzları gözümden kaçmadı.
Büyük çoğunluğu teknolojik aletlere boğulmuş durumdaydı. Oyun oynuyor, film izliyor, sosyal medyayı takip ediyor. Bu insanlara teknoinsan dedim.
Bazıları ise yanındaki arkadaşıyla ağız dolusu konuşuyordu. Konuşmanın tamamına bütün vagonu dahil etmeyi seviyordu. Biraz kabalar ama zararsızlardı. Genellikle ergenler ve belli yaşı geçmiş insanlar bu grupta yer alıyor. Sanırım trenin paylaşım alanı olduğundan haberleri yok. Bu insanlara hoduinsan dedim.
Yolculuğun bitmesini sabırsızlıkla bekleyen, teknoloji ile arası olmayan ve sıkıntıdan çevresindeki insanları süzen yolcular da var. Ben treni baştan başa gezerken en çok onlar beni süzdü, ben de onları... Bakışlarımızda anlam gizliydi. Bu insanlara tezcanlıinsanlar dedim.
Kitap, dergi vb. kültürel yayınları okuyanları, hatta bunlarda kaybolanları es geçemem. Bunlara da kültürinsanları dedim.
Tuvalet diplerinde, vagonlar arası geçişlerde sigara içenler ise trenin temiz havasını gasp etme görevini almış durumdaydı. Bunların sosyalleşmeleri daha kolay, 'Ateşin var mı? ' ile başlar, 'Memleket neresi ' ile devam eder ve en sonunda ülkeyi kurtarıp yerlerine donerler. Bunlara heroinsanlar dedim.
Bir çok yolcunun koltuğunu başka yolculara bıraktığı vagonda yolculuğuma devam ettim. Görevini devredecek olan bu insanlar çok sessizlerdi. Biliyor musunuz, önemli olan alışmak. Bir sıcak bir soğuk olan vagonda yolculuğa alıştığımı hissediyorum. Bir acı, bir tatlı olan hayata alıştığım gibi...
Kulaklarımda Beatles'ın Let it be şarkısı çınlıyor ve ben akışına bırakıyorum duygularımı. Daha çok ben oluyorum. Daha çok kendimi buluyorum...
Soğuk bir gecede, Karsta beni Seda karşıladı. Önce Öğretmen Evine gidip eşyalarımı bıraktım. Rehberlik görevini üstlenen ve zevkine güvendiğim Seda'nın ardına düştüm. Ben sadece ne yapmak istediğimi söylüyordum. O ise beni en güzel yerlere götürüyordu. Harika değil mi!
O gece çok şanslıydık. Nuran teyzenin evinde Kars yöresine has Aşık Atışmasını dinleme şansım oldu. Sözlerin, şiirin, ahengin ve doğallığın hissettirdiği huzuru yaşıyordum.
Gecenin devamında Seda ile uzun uzun sohbet etme şansım oldu. Hatta Seda ile bu gezimde çoook uzun sohbetlerimiz oldu. Bana çok maruz kaldığı için üzgünüm ama ben Seda'nın dünyasına da yolculuk yapmış oldum. Hiç bilmediğim özelliklerini keşfettim. Bilgisi ve bakış açısıyla aydınlandım, kararlılığı ve yaşam tarzına hayran kaldım. Bir de kocaman yüreği vardı. İçten sevgisini hissettim.
Seda'yı Sarıkamış'a gitmeye ikna ettim. Bir sonraki gün Ka-mer kafede tamamen organik gıdalardan oluşan kahvaltıdan sonra Sarıkamıştaydık. Daha önce Ilgazda kayak yapmıştım ama Sarıkamışın kayak alanı Ilgaz'ın alanına bin basar. Kar yapısı çok güzel, parkurları çok güzel, teleferik ile tepelere ulaşma olanağı çok güzel, zirvelerin birden fazla olması, aşama aşama olması çok güzeldi. Sarıkamış'a Seda ile gitmek ve onunla yolculuk yapmak paha biçilmezdi. İlk defa şehirler arası yola bir kadın sürücü ile gitmem ise bu anı ölümsüzleştirmiştir.
Düşünün; bir otel var, tarihi ve çok lüks. Restore edilirken yeniden sanat yapar gibi özenilmiş. İçeri girip odaları görmek istiyorsunuz ama, yapıyı içeriden incelemek, fotoğraf çekmek istiyorsunuz. Hiç para ödemeyeceksiniz ama... Çalışanlar size nasıl bakar? İzin verir mi dersiniz ya da izin verse bile nasıl bakarlar yüzünüze? 'Ne işi var bunların' der gibi, değil mi? İşte Hotel Cheltikov böyle egoları olan bir hotel olmadığını, çalışanlarının 'insan'a değer verdiğini gösterdi. Çat kapı gittik otele. Görmek istiyoruz odaları dedik. Görevli arkadaş mahcup bir şekilde bütün odaların dolu olduğunu söyledi ama otelin diğer yerlerini seve seve gösterebileceğini ekledi peşinden. Gösterdi de... Eski Rus yapılarından olan bu bina restore edilmiş ve orijinali korunarak tarihi dokusunu içimize işlemiştir. Otelin katlarını, mahzenini ve gösterirken görevli sürekli, 'biraz oturun bir şeyler ikram edelim' diye ısrar etti. Bu sıradan bir ısrar değildi, bu gerçekten bizi ağırlamak isteyen birinin ısrarıydı. Kalamadık ama aklımız mahzendeki şöminede kalmıştı...
Bu gezimde şunları öğrendim:
Uzak aslında çok uzak değildir ve en uzağa gittiğinde uzaklık algın değişir.
İnsanların görünüşleri farklı olabilir ama insanlıkları kıyafetlerden görünmez, dokunmak gerekir.
Bir bilinmeze yol alırken yanınıza diş fırçası, sizi sıcak tutacak kıyafetler ve sizi gerçekten görmek isteyen dostlar alın. Bilinmez harika bir maceraya dönüşebilir.
Kars sanıldığı gibi bir yer değil, Türkiye'nin bir çok ilinden daha gelişmiş ve tarihi dokusu bir çok ilinden daha etkileyici... Kültürel zenginlikleri, kaşarı, kazı, balı çok iyidir. Kars ineğinin eti karadenizde kekik yiyerek otlatılan ineklerin etinden lezzetli olabiliyor. Deneyin mutlaka.
Yolculuğa çıkmadan önce kim ne derse desin, o yolculuğa çıkın. Konuşanların çoğu bunu tecrübe edecek cesarete sahip değildir. Çoğu ise bu risklerin alınmasını saçma bulur. Siz risk alın ve yolculuğa çıkın.
Tek başınıza yolculuk yaparsanız kendinizi, arkadaşınızla yolculuk yaparsanız hem onu hem de sosyalliğinizi keşfetmiş olursunuz. Size kalmış ama ben tek yolculuk yapmayı tercih eder oldum. Bağımsız, istediğin şekilde hareket olanağı sağlayan, daha az güvenli, daha fazla heyecanlı yolculuklar...
Arkadaşlarınızın değerini bilin ve onları kazanmak için çaba harcayın. Kendinize şunu sorun; bu kişi arkadaşınız mı?!
Anıları ölümsüzleştirin ve yazı yazın, okuyun....
Şu an Ankara dönüş yolundayım. Dönerken yataklı vagonla dönüyorum. Daha konforlu ama diğer vagonları sabırsızlıkla görmeyi bekliyorum.
Son söz:
Hayat nasıl hissedersen o şekildedir. Hissettiğini yaşayamıyorsan bir kafeste yaşıyorsun demektir. Kilitli olan fakat anahtarı sınırlarınızın içinde olan bir kafes. Şimdi sakin olun ve anahtara doğru yolculuğa çıkın. Asla pes etmeyin ve enerjinizi koruyun...
İstek üzerine bu şarkıyı dinleyin: Forever young
ÜTopYa 231056 C ŞUB 15
Kars
Bağlantı1: Kars ile ilgili daha önce hazırlık aşamasını yazdığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz:
Bağlantı2: Doğu Ekspresi ile Kars'a gidecek olanların bizevdeyokuz.com bu siteyi de ziyaret etmesini tavsiye ederim. Treni kendi bakış açılarıyla değerlendirmişler.
Bağlantı1: Kars ile ilgili daha önce hazırlık aşamasını yazdığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz:
Bağlantı2: Doğu Ekspresi ile Kars'a gidecek olanların bizevdeyokuz.com bu siteyi de ziyaret etmesini tavsiye ederim. Treni kendi bakış açılarıyla değerlendirmişler.
| "HAYATA SELAMLIYORUM, İÇİNDEN" |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder