üdopara

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Sosyal Sorumluluk "GOOD LUCK"

"Superstitions is the poetry of life"  JOHANN WOLFGANG VON GOETHE


As Goethe said, superstitions is the poetry of life.  Life created people then people created everything.

One of them is superstition. 


What is superstition?  



Wikipedia answered like that "Superstition is a pejorative term for belief in supernatural causality". But for me, superstitions like a babyreligion just killed after born. It could be religion but it was not big enough to live.



How they appeared?  In my opinion, every events have result(s). Every result increase people's knowledge ( like experiences). If someone lived a event and he/she was good at literature, after the event, the result start to be common. For example, someone had a wonderful life, everything is almost perfect. Then one day, while he/she was going a important meeting, he/she passed under ladder, then this meeting became worse and worse. If the same person live the same things again, the events become a superstition (passing under ladder bring bad luck)



Last week ( 17 - 24 May 2013 ), I was in a project which is called " Good Luck". It was good experience for me. I met new people, I worked with new people, I learned many thing which I didn't think about it before. I saw people who was crazy :), I touched people's idea which was very interesting. I felt people who they live another world inside. I tried to understand what they said, they tried too. I played like a child but child can understand what i understood after those games...



Youth in Action projects always make me excited. Before the project, I am worried about what will happen. During the project, I live both exciting and worrying. Because the project time is very short and easy to misunderstand. After the project, I feel many thing: happiness, missing etc.



I feel good right now. I feel full of everything about project. 



Our project ended but the connection will live forever (not only about me,  but also all participants ).



So i just say that GOOD LUCK people... I always remember you...



250108 C MAY 13


23 Kasım 2012 Cuma

Gezmece - Tozmaca " OKUYAN DA BİLİR AMA KOKUSUNU ALAMAZ"

"Sokakta hayat var ve Okuyan da bilir ama kokusunu alamaz."
Bana çok şey anlatan iki cümle. Beni yollara düşüren, bilinmezliklerin cazibesine doğru yönelten ve harekete geçiren iki anlamlı cümle...
Kaynak Mühendisliği kursuna gitmeden önce kendime bir plan çizmiştim. Önce Kaynak Mühendisliğini bitirecek, sonra yıllık izin alacak ve hemen arkasından da askere gidecektim. 
Planımın ilk aşamasını başarıyla bitirdim. Sıra geldi yıllık izine... ve onu da almayı başardım. Önümde 20 koca gün vardı. Ne yapılabilirdi ya da ne yapılamazdı ki?

Hemen kendime bir plan çizdim. 
Planı yapmamda en büyük etkiyi trenle gidilecek bağlantılı illerin seçimi yaptı diyebilirim. Permi hakkım vardı. Yılda iki kez istediğim şehire tren ile ücretsiz gidip, gelebilecektim. Ben de iki ana durak olarak İzmir ve Adana'yı seçtim. Ara duraklara da Eskişehir, Balıkesir ve Kayseri'yi yazdım. Araya Tokat'ı da sıkıştırdım. 
Şöyle uzaktan baktım plana; güzel ama çok yorucu bir plandı. İlk aşamada planımdan korktuğumu itiraf edebilirim. Ama sonra korkumun heyecana dönüştüğünü gözlemledim. 

Seyahatnameme, bavuluma konulacak kritik eşyaları yazdım. Alınacak her şeyi aldım ve yola çıktım. 
İlk durak Eskişehir...
Öğrenci şehri diyebilirim. Etrafınızda sadece kendi dünyasıyla ilgilenen, sizi zorlukla fark edebilecek insanlar dolu olacaktır. Eğlenme, müzik dinleme, gezip görme, kitap okuma, içme konusunda tercih edilebilir bir şehir. Yer yer tarihi yapıların yer aldığı, yer yer modern AVM'lerin boy gösterdiği modern bir şehir. Hele de yürüyerek gezme alışkanlığınız varsa, hayatınızda bu kadar düz bir şehir bulamazsınız. Son olarak çiğ börek yemeyi unutmayın papağanda...
Sonraki durak Balıkesir...
Sabahın erken saatlerinde gelen tren beni şehrin en sakin zamanına bıraktı. Yürüyerek çarşı denilen merkeze ulaşabilirsiniz. Oralarda kısa bir tur atıp gezilecek yerleri gezdiğinizde geçen zamanın sadece 45 dk olduğunu göreceksiniz. Çok fazla seçeneğiniz yok Balıkesir'in merkezinde. Hatta insanların size yabancısayan bakışlarının sizi rahatsız etmesi ve kaba davranışları sizi yeterince rahatsız edecektir. Merkezde çok durmadan Gönen'e gittim. Gönen küçük bir yerdi. Küçüklüğünün nedeni sanki etrafı denizle çevriliymiş de yerleşim yeri kuracak kısıtlı alan varmış gibi bütün evler iç içe yapılmış, yollar dar ve insanları çok kaba. Yabancı olduğunuzu fark etmeleri çok zaman almayacak ve buralarda ne arıyorsun bakışlarını üzerinize dikeceklerdir. Gönen'in benim için farklı bir anlamı vardı. Hissedip geldim diyebilirim :)
Balıkesir ile ilgili anlatmak istediğim bir anım var. Gece saat 23:00. Gönenden döndükten sonra kalacak bir yer aradım. Otelleri gezdim. Ya otelde kalacak yer yoktu ya da otel fiyatları pahalıydı. Otel bulamayınca aklıma Gülşah'ın sözü geldi " Evsizler gibi sokakta yatmak ve onların hissettiklerini hissetmek istiyorum". Benim dışarıda yatma tecrübem vardı ama çok uzun zaman önceydi. Anılarımı tazelemek için iyi bir fırsattı. Trenim sabahın 5'indeydi. O saate kadar Balıkesir Garı'nın bekleme salonunda bekleyebilir ve uyuyabilirim diye düşündüm. Bekleme salonu boş gibiydi. Bir - iki evsiz vardı o kadar... 

Bavulumdaki iki yastığı ve battaniyeyi çıkardım. 2 gündür doğru düzgün uyumadığım için uyumaya koyuldum. Güvenlik görevlisi geldi ve " Burada uyumak yasak " dedi. Çok uykusuz olduğum için "Tamam" dedim. Düzeldim. Gidince tekrar uyudum. Sonra tekrar geldi. Sonra bir daha daha geldi. Uykusuzluğun verdiği agresiflikle olayı anlamaya çalışarak sordum " Neden uyumak yasak ki? Sabah 5'e kadar imkanı yok uyumadan duramam". Aldığım cevap " Emir var, uyumak yasak". Bu kadar anlayışsızlık olur mu ya? Yani kendileri istedikleri gibi içeride kestirsin ama bizler uyumaya kalkınca emir var desin. Hiç mantıklı değildi. Emiri görmek istediğimde ise bana gösterecek bir emir bulamadı. Hakkımda işlem yapacağını söyledi. Ben de kimliğimi uzattım. Sonuç olarak hakkımda tutanak tuttu ve sonra rahatsız etmediler. Keşke en başında tutanak tutmalarını sağlasaydım. Uykum bölünmemiş olurdu o zaman.
Neyse bu kötü tecrübeden sonra sonraki durak İzmir...
İzmir harika bir şehir. Eskişehir gibi düzlük. İnsanları çok kibar. Kadın popülasyonunun fazla olmasından kaynaklı olsa gerek insanların bakışları rahatsız edici değil. İster yabancı olun ister yerlisi, kendinizi huzurlu hissedebilirsiniz. Balıkesirin soğuk havasından sonra İzmir cennet gibi geldi. Kordonun rüzgarlı havasının yanına gökyüzünün sürprizleri de eklenince harika bir manzara eşliğinde gezebiliyorsunuz. Gökkuşağına doğru yürümek de bonusu oldu denilebilir. İzmir'i yürüyerek gezmeniz mümkün değil ama yorulana kadar gezebileceğiniz güzelliğe sahip. Asansör gibi yüksek bir yere çıktığınızda ise İzmir manzarasını izlemeye doyamayacağınıza eminim. 
Karşıyaka'nın sahil kenarı ise midye yemek, liseli aşıkları izlemek, güneşin batışına tanık olmak ve sakinliğin huzurunu tatmak için size yardımcı olabilir. Gece olduğunda kordonda midye-bira yaparsanız eğlencenizin seviyesini yükseltebilirsiniz. Olmazsa olmazlardan birisi de küçükpark taraflarında Aynalı büfede Karışık yemek olmalı.
Doya doya yaşadığım İzmir günlerinden sonra geri dönüş yoluna koyulmuştum. Sonraki durak Ankara idi.
Ankara'da çok kalmadan Tokat'a yol aldım. 
Tokat, aradan geçen 10 seneye rağmen kendini ve özelliklerini koruyan bir şehir. Hala muhafazakar ve bastırılmış içsel düşünceler mevcut. Toplum baskısı hala kendini en derinden hissettiriyor. Gelişen tek şey binalar. Sürekli inşaat yapmışlar ve yeni villalar yapmışlar. AVM açmışlar. Bunun yerine bilinç düzeyini arttırmalarını tercih ederdim. 
Tokat'ın her şeyine rağmen orada geçirdiğim zamanlarda görüştüğüm insanların benim için çok değerli olması saydığım her şeyi unutturmaya yetti. Güzel zaman geçirdim ve tadını çıkardım diyebilirim. 
Burada da anlatmak istediğim bir anım oldu: 
Sevilay'ın evinin oralarda gezinirken telefonla oyalanıyordum. Adamın birisi yolumu kesti: " Selamünaleyküm" Adamın selam vermesine bakıp Müslüman sanmayın. Sonraki konuşmaları dinleyin hele... " Bi cigara versene..." dedi. Sigara kullanmadığımı söylediğimde " O zaman 2 milyon ver" dedi. Cebimde bozuk paralar vardı ve aklımda iki seçenek. Ya o adamı orada dövüp yoluma devam eder ve benden sonrakilerden haraç kesmesini engelleyebilirdim ya da para verip yoluma devam edebilirdim. 2 TL için kavga etmeye değmez diye düşündüm. Elimi cebime atıp 1.25 TL çıkartıp uzattım. " Bu yetmez 750 bin daha ver" dedi. Olmadığını söyledim cebimden gelen bozuk para seslerini duyduğunu bilerek. Sonra fazla üstelemedi. Ben de çektim gittim yanından. Hayat böyle bir şey. Ortaokul döneminde bizim haraç kestiğimiz yerde bizden haraç kesmişlerdi. İlginç olan ise bu tercihimin bana yaşlandığımı hissettirmiş olmasıydı.
Tekrar Ankara'ya döndüm. Adana yolculuğu için hazırlanmam gerekiyordu. Dinlenip bavulumdaki kirlenen kıyafetleri temizleriyle değiştirdikten sonra Kayseri Trenine bindim. Sonraki durak Kayseriydi...
Kayseri aslında sanılandan daha büyük bir şehir. İnsanların bakış açılarının dar olmasından dolayı şehrin küçük olduğu izlenimi bırakılmaktadır. Fakat yürümeye başladığınızda şehrin gezilecek çok fakat görülecek az yerinin olduğunu anlayacaksınız. Güzel taraflarından birisi tarihi binaların korunmuş olması ve şehir merkezinde sergileniyor olmasıdır. Saatlerce yürüyüp çeşitli mekanları görebilirsiniz. Şansınıza şehirde yokuş veya sizi zora sokacak dik yerler yok. Mantı yemeden gelmeyin sakın. Misafir olduğum evde yediğim şahane mantıyı yiyemeyeceksiniz ama satın alabileceğiniz yerlerdekilerle de idare edebilirsiniz. İnsanları genel olarak içine kapanık ve dar görüşlü. Akşam 8'den sonra dükkanlar kapanmaya başlayacaktır. Apaçiler yolda kızlara sesli olarak laf atacak ve size dik dik bakacaklardır. Onları sallamadığınızda zararsız hayvanlar olduklarını göreceksiniz. 
Artık Adana'ya doğru yola çıkabilirdim. Sonraki durak Adana...
Adana gereğinden fazla büyük ve gereğinden fazla sıcak bir şehir. Kayseri'de üşümekten hasta olacakken Adana'ya gittiğinizde üzerinizdeki fazlalıkları atabilirsiniz. Adana merkezi ( Küçüksaat, Çetinkaya felan) inanılmaz yoğun sokaklar. İnsanlar bildiğiniz üst üste yürüyor. Yürüyüş yolu ve araç yolu gereğinden fazla dar ve Adana halkı bir anda oralara doluşuyor. İnsanları " işte Adana'lı" diyebileceğiniz şekilde. Yani hakkını veriyorlar. Her telden insan var. Eğer Adanalı birisine yol tarifi soracaksanız bir daha düşünün. Çok başarılı değiller adres tariflerinde. Sizin zaten bildiğiniz bir yeri sorduğunuzu sanıyorlar. Hatta sesinin tonunda " bah hele nasııı bilmessin orayı " der gibi bir ima bulacağınıza eminim. En komik olay ise Adanalı ağzıyla cevap vermesini beklerken o kişinin İstanbul ağzıyla cevap  vermesi ( adam İstanbullu olduğunu söylüyor) ve bu cevabın size çok yumuşak gelmesidir. 
Kebap, şırdan ve şalgam denemeden dönmeyin sakın. Ha bir de kışın sakın bici bici yemeyin. Bici bici isterseniz sizin acınası bir yabancı olduğunuzu anlayacaklardır.
Gezilecek ve görülecek çok yeri olan Adana'ya gidiyorsanız mutlaka araba kiralayın. Zira gezebilmeniz için araba şart. Köprüleri, Seyhan'ı, Üniversiteyi, Sevgi Adasını da görün gelin. :)
Sonraki durak Kahramanmaraş...
Kahramanmaraş'a gitmeyene Maraş'ı anlatmak zordur. Öncelikle şunu unutmayın orası Akdeniz Bölgesinde yer alıyor. Güneydoğu Anadolu'da değil. :) Şehir aslında iki bölümden oluşuyor. Bir bölümü tarihin kol gezdiği, dönülen her sokağın, her yapının bir anısının olduğu, modern fakat tarihi taraf... Diğer bölüm ise sonradan oluşturulan yerleşim yerleriyle sadece apartman ve AVM'lerden oluşan taraf. Her iki tarafını da ayrıntılı gezme şansına sahip olabilirsiniz ama size önerim tarihi yerlerin ( Sütçü İmam, Ulu cami, Abazalar, Tekelerin bölgesi, Kapalı Çarşı, Ermenilerin eski sokağı, demirciler çarşısı, Bakırcılar, kale  vs.) yaya olarak gezilmesi ve diğer yerlerin araba ile gezilmesi...
Kahramanmaraş yakın tarihi en yakından yaşayan bir şehir. Bağımsızlığını dini inancıyla kazanmış, liderlerin imam veya din adamı olmasından kaynaklı olarak İslam'ı layıkıyla yaşamaya çalışan, yabancı müziğe hoş bakmayan, İslama inanmayanları ayıplayan bir şehir. İnsanları hoşgörülü, yardım sever ve içten. Bir o kadar zıttı olan insanları gözlemlesem de etkileşimde bulunmadığım için net bir şey söyleyemeyeceğim. Kahramanmaraş'a gelecekseniz ya mangal takımınızı yanınızda getirin ya da ödünç alabileceğiniz birilerini bulun. Yemek kültürüne düşkündürler ve şehrin belirli yerlerine mesire alanları yapmışlardır. Küçük bir alandan bahsetmiyorum. Gayet büyük alanlar topluluğundan bahsediyorum. Mangal sonrası Maraş Dondurmasını yemenin tadına da varabilirsiniz. Eğer dondurma satın alacaksanız  "Ede yarım kilo dondurma verin mi" derseniz sizin yabancı olmadığınızı düşünebilirler. ( Ede= Ağabey demek Maraşcada :))

Harika anılarla, ilginç hatıralarla yoluma devam ettim ve Ankara'ya geri döndüm.

Bu gezmece-tozmaca bana bir çok şey öğretti diyebilirim. Her şeyden ziyade şehirleri kokladım. İnsanlarını, ortamı, nasıl hayata tutunduklarını, nasıl farklılaştıklarını, farklılıkların nasıl ortaya çıktığını vs.vs.

Çoğu zaman yoluma Yalnız devam ettim ama her şehirde gördüğüm arkadaşlarım, dostlarım, değer verdiğim insanlar vardı. Eskişehirde: Mustafa, Ceyhun, Alişan, Dilber, Gözde, Ayla, Hande... Balıkesirde: Çağla... İzmirde: Asu... Kayseride: Merve... Adanada: New, Tanker, Sevgi, Gözde... Maraşta: Yavuz'un babası, annesi, abisi ve yeğeni... Tokatta: Ati, Muratcan, Ramazan, Kemalettin hoca, Mücahit...
Hepinize sonsuz teşekkürler. Gerçekten büyük bir keyifti.

Şimdi hayat yolunda gitmeye devam edecek ya, işte bu günler hatırımdan silinmeyecek. Öğrendiklerim hayatımı devam ettirmemde ve aydınlanmamda bana yardımcı olacak. Sizler uzakta yaşayan yakın dostlarım olmaya devam edeceksiniz. 

Son söz: 
Gezmek yeni bir sayfaya bir şeyler çiziktirmek gibidir. Hayal gücünüze bağlı olarak değişir ne çizdiğiniz. O an karşınıza ne çıkarsa onu çizersiniz. Farklı ve tarafsız olmak için de farkı ve tarafları iyi tanımanız gerekir. İnsanlar değişik yaratıklardır. Seyahat ettiğinizde insanların davranışlarının iklimlerin değişmesi gibi değiştiğini göreceksiniz. Dengeleriniz sarsılacak ve insanları anlayacaksınız. 
Hala nefes alabiliyorken kıçınızı kaldırıp gezin, görün, okuyun ve hissedin. Tabi ki imkanlarınız dahilinde... 
Hem kaç defa geleceksiniz ki dünyaya...
Aşkla kalın, yeni pencerelere olan inancın aşkıyla...



6 Haziran 2012 Çarşamba

Gönüllülük Çalışmalarım " SEN GELECEKTEKİ BENSİN ( SGB) PROJESİ"

"Hayal et, önündeki engelleri kaldır, hayalinin gerçeğe dönüşeceğini göreceksin..."

Sen Gelecekteki Bensin Projesine başlarken aklımdan tam olarak geçen kelimeler bunlardı. YGA'nın bir konferansında Sinan Yaman söylemişti. Amacı biz gençleri ivmelendirmek, durağanlıktan ve olağanlıktan çıkarıp bambaşka dünyalara, bambaşka serüvenlere sürüklemekti.

Sürükledi de...

Her şey bir anda gelişti. Ön hazırlığını yaptığım bir düşünce, bir tohumdu SGB Projesi. Her şeyden önce ihtiyaçtı... 

Her sene yüzlerde 'kardeşim' Yetiştirme Yurdu'ndan, 18 yaşını doldurduğu için ayrılıyor, hayata atılıyor. Hiç düşündünüz mü bu gençler nereye gidiyor, neler yapıyor, nasıl yaşıyor?! Ya da şöyle sorayım, bize yolumuzu gösteren, ileriye bakmamızı, ileride gördüğümüze ilerlerken çizmemiz gereken yolları kafamızda oluşturmamıza sebep olan şey nedir? 

Vizyon!!

Bizler hayatlarımızı hep ileriye küçük hedefçikler koyarak ilerletip bu aşamaya getirdik. Lise bitsin, Üniversite sınavı kazanılsın, iyi bir üniversite olsun, güzel ve açık görüşlü sevgilim olsun, mutlu olayım, mutlu edeyim, eğleneyim, şunu alayım, bunu yapayım vs.vs...

Vizyon çakıl taşlarını görmeye başladığımız bir olguydu. Vizyon hayata tutunduğumuz, pes etmemize izin vermediğimiz dayanağımızdı. Vizyon 'Gelecekteki Bizi' gördüğümüz dev aynaydı....

Vizyonsuz bir genç hayal edin, 18 yaşına yeni basmış. Hormonları ile düşünen, farklı bakış açısından ziyade öğretilmişliklerle yol alan, en büyük sorunu temel ihtiyaçlarını karşılamak olan bir genç... Temel ihtiyaçlar karşılanmadığında artık dünyanın tüm renkleri griye çalmaya başlayacaktır. Tüm hareket durağanlaşacak, mideden gelen gurultu düşünce sistemini etkileyecektir: " Bir şeyler yapılmalı..."

İşte o bir şeyler kelimesi o kişide, o gençte, farklı beyin loblarına hitap edecektir. Kendince çözüm üretecek, kendi yolunu çizecek ve her zaman yaptığı gibi yine kendi ayakları üzerinde kalacaktır... Yerlebir olan hayatına bakmaksızın...

Bunları hayal etmek çok zor değil. Her gün saat 19.00 ile 20:00 saatleri arasında televizyonun karşısına geçin, kumandayı elinize alın ve kanalları gezmeye başlayın. Unutmayın orada yer alan haberler filtreden geçmiş, Devletin belirli organlarına zarar vermeyecek hale getirilmiş, uygun ustrup bulunmuş şekilde servis edilmiştir. 

Bakmak ve görmek dedikleri noktada sıkıştığım bir dönemde fark etmiştim bu ihtiyacı... Yetiştirme Yurdu'nda kalan gençlere VİZYON kazandırmak gerekiyor. Vizyon ile hangi okula gideceklerine karar verebilirler, vizyon ile hangi üniversitenin hangi bölümüne gidebileceklerini düşünebilir, düşleyebilirler... Vizyon ile 10 sene sonra kendilerini nerede görmek istediklerini hayal edebilirler... En önemlisi de vizyon ile vizyona giden yolun ilk adımını atmış olabilirler... Engelleri, güzellikleriyle olduğu gibi kabul edebilirler...

Peki, Yetiştirme Yurdu'ndaki gençlere bu konu, Vizyon konusu, nasıl aşılanabilir? Bu gençlerin hayatlarında daha kritik kararlar varken, hayatın anlamı eski önemini yitirmişken, tek gerçekliğin bulunduğu durum olduğunu düşünüyorlarken onlara nasıl vizyon'un önemli olduğunu gösterebilirdik ki?

Güzel bir plan gerekliydi. Sistematik bir çalışma... Birbirinden kopmayan, aksine birbirini destekleyen çalışmalar bütünü olmalı... Kısa süreli olmamalıydı. Çünkü kısa süreli ziyaretlerde  Yetiştirme Yurdu'ndaki gençlerle çok fazla zaman geçirilemiyor, bilgi ve tecrübe paylaşımı gerçekleştirilemiyor. Bu noktada bir başka önemli ayrıntı gün yüzüne çıkıyor: karşılıklı öğrenme ortamı... Yapılan çalışmaların odak noktasında bu kavram olmalı...Yetiştirme Yurdu'nda kalan gence en fazla yakınlaşabilecek kişi yine Yetiştirme Yurdu'ndan çıkmış kişiler olabilir. 

Proje bütçesi de önemliydi. Kaliteli bir projen varsa en önemli ihtiyacın maddi konudur. 

Bütün bu saydıklarımı düşündüğümüzde bizim ihtiyaçlarımıza cevap veren kurum Avrupa Birliği Ulusal Ajansı'nın Gençlik Programıydı. Gençlik Programlarından Eylem 1.2 Gençlik Girişimleri bizim için biçilmiş kaftandı. Tek sıkıntısı düşük bütçeli hibe veriyor olmasıydı. 

Kasım 2011 dönemine başvuru yaptık. aktiF-İz Gençlik Topluluğu olarak. Henüz yeni bir oluşumduk. Topluluk olarak ilk projemiz olacaktı. Kafamızdakileri kağıda döktük fakat uygulama nasıl olacaktı. Büyük bir soru işareti bizi bekliyordu.

Projemiz Ulusal Ajans tarafından kabul edildi. Sıra geldi hummalı bir çalışmanın içinde yer almaya. Önce proje ekibi belirlendi: Başta Eda Ceren olmak üzere,YavuzSS,  Dilek, Burçin, Emrecan, Mehtap, Ali, Mansız, Cansu, Efkan, Ahmet Abi, Kübra, CanCan, Atila, Kemalettin Hoca, Bekir Abi...  Hepsi gönüllü oldu. Hepsi gönlünü koydu ortaya... Başladık çalışmaya...

Uygulama için pilot il olarak Tokat, yurt olarak da Tokat Yetiştirme Yurdu belirlendi. Bunun bir çok nedeni vardı. Her şeyden önce 8 senemi bu yurtta geçirdim. Hayatımın dönüm noktalarını bu yurtta yaşadım ve benim için babadan öte olan insanla, Kemalettin Hoca ile orada tanıştım. Bu yurda karşı gönül borcum vardı. Bunun yanı sıra Tokat Yetiştirme Yurdu'nda kalan gençlerin büyük illerde kalan gençlere oranla daha fazla ihtiyacı vardı bu projeye... Bir diğer önemli sebep ise eskiden birlikte senelerimizi harcadığımız arkadaşlarımla tekrar bir araya gelme şansı yakalayacaktık. Tokat bu proje için en ideal şehirdi... :)

İşte Sen Gelecekteki Bensin Projesi böyle başladı. Amaç olarak gençlere vizyon kazandırmak benimsendi. Bu amaca ulaşmak adına katılımcılar belirlendi. Bu katılımcıların özelliği Tokat Yetiştirme Yurdu'ndan çıkmış olmaları ve kendi ayakları üzerinde durabilmeleriydi. Faaliyetler olarak da üç temel konu belirlendi: " Geçmişe Yolculuk"... Bu konu çok önemliydi. Yurtta kalan ve kalmış olan kişilerin geçmişlerine yolculuk yapıp yaşadıkları güzel anları da hatırlamaları sağlanmalıydı. Bunun yanı sıra ilk etkinlikti; Tokat Yetiştirme Yurdu'nda kalan gençlerin bizleri tanıması ve kaynaşmamız için ilk fırsat... 
" Kimim Ben" konulu etkinlikler... Bu etkinliklerin amacı şu an hangi potansiyeli taşıdığımızı anlamak ve anlatmaktı. Kendini tanımayan gençler geleceğe sağlıklı bakamazlardı. Nihayetinde hayal kurmak ile bu hayale yürümek arasında fark vardı...
"Gelecekteki Ben" konulu etkinlikler... Bu etkinlikler artık projenin son aşamasını oluşturuyordu. Son dediğime bakmayın siz. Aslında biten şeyden çok başlayan şeyler olacaktı. Gelecekte kendilerini nasıl bir insan olarak hayal eden gençler bu hayaline gitmek için hangi yollardan geçeceğini de görebilecekti. Ayrıca Meslek Tanıtımları ile de gençlerin hayal gücü genişletilecekti.

Saydığım bütün etkinlikler tıpkı bizim hayal ettiğimiz gibi gerçekleşti. Hatta zaman zaman oluşan sürprizler ile daha da eğlenceli hale geldi. Katılımcılardan ve seyircilerden gelen dönütler ile de ayrı bir tat kazandı, proje ekibi olarak bizi mutlu etti...

Bu proje ikinci çocuğum gibiydi. KUKLaNLAT'tan sonra yazıp hayata geçirdiğim ikinci proje... 

Ama bu kez daha farklıydı. Çok daha farklı... Bu kez diğer projede görülen eksiklikler giderilmişti. Bu kez beni destekleyen koca yürekleriyle projede görev alan takım arkadaşlarım, aktiF-İz Gençlik Topluluğu ve gönüllü insanlar vardı. 4 aylık yoğun maratona benimle birlikte çıkan ve 4 ayın sonunda benimle birlikte bu mutluluğu paylaşan değerli insanlar....

"Her proje, sonunda yeni proje fikirleri doğurmalıdır" demişti eğitmenin biri bir eğitimde... Öyle de oldu... İnsanların yüzlerindeki o ifade yeni projelere ihtiyaç duyulduğunu, yeni projelerin planlanması gerektiğini hatırlattı bana. Beni motive etti... Şimdi yeni projeler ile devam edeceğim. Projenin planlanmasındaki zorluğa ve/veya proje sonunda üzerime kalan dokümantasyona rağmen :))

TEŞEKKÜRLER... Evet size teşekkür ediyorum aktiF-İz Gençlik Topluluğu... Benimle hayal ortağı olduğunuz için. Benimle bu projede yer aldığınız, kendinizden bir şeyler kattığınız en önemlisi de değerli zamanınızı vakfettiğiniz için...  Atila, ey değerli insan, kardeşten öte insan... Tokattaki bütün organizasyonda aktif yer aldın. İhtiyacımız olduğunda hep oradaydın ve bize yardımcı oldun. Görevin büyüktü ve üstesinden geldin... Tebrik ediyorum kardeşim seni... Seninle çalışmak bir zevkti, bilesin...
Kemalettin hocam; Tokat Yetiştirme Yurdu'ndaki hiçbir hoca etkinliğe katılmıyorken sen oradaydın. Bütün etkinliklerde, etkinlik öncesi ayarlamalarda... Projenin her aşamasında bizimle birlikteydin. Aslında bu proje senin sayende hayata geçti çünkü projeyi yazanı sen yetiştirdin, sen bu hale getirdin... Aynı şekilde seninle çalışmak, bir şeyler üretmek de harika bir duyguydu... Sana da sonsuz teşekkürler... Ve Ahmet Abi ile Bekir Abi... Proje fikrini duyduğunuzda heyecanlandınız. Bize inandınız ve projenin her aşamasında en önde yerinizi aldınız. Yeri geldi katılımcı yeri geldi organizatör oldunuz... Projede emeğiniz büyük... Size de sonsuz teşekkürler... Ayrıca Abi, projenin her aşamasında yer almanın yanı sıra proje hazırlık çalışmalarına verdiğin destekten dolayı sana da sonsuz teşekkürler...  

Ve ÖZÜR DİLİYORUM... Proje sırasında her şeyin yolunda gitmesi için elimden geleni yapmaya çalışırken sizleri de kırdıysam eğer. Tek açıklamam sizleri kırmak gibi bir amacım hiç olmadı. Hiçbiriniz mecbur değildiniz bu projede yer almaya. Bunun bilincindeydim... Eğer en ufak bir kızgınlığınız varsa, affetmeniz için elimden geleni yapacağımı bilmelisiniz... Mumun yanması  ile ormanın yanması arasındaki önemli fark, ormandaki bütün ağaçların yanmasından dolayıdır. Daha güçlüdür... Benim de gücümün kaynağı sizlersiniz...

Offf yine çok yazdım... Tamam tamam artık kesiyorum yazmayı. SGB Projesi artık sonlandı. Şimdi bu gençlerin hayatlarında öğrendiği şeyleri uygulamak ve onlarla birlikte zaman harcayarak yeri geldiğinde müdahale etmek görevimiz haline geldi. Yetiştirme Yurdu'ndan çıkanlar olarak Yetiştirme Yurdu'ndaki gençlerin abileri, aileleri bizleriz. Onları bizden daha iyi anlayan olamaz. Bunun bilincinde olalım... Eğer birlikte hareket edebilirsek ( belirli amaçlarla, belirli hedeflerle, ne yaptığını bilerek) bu ailede kimse sıkıntı yaşamaz. Türkiye'de kimse sıkıntı yaşamaz... 

Son sözüm de budur...



6 Haziran 2011 Pazartesi

Sosyal Sorumluluk " KUKLaNLAT Projesi"








Hayal etmek ile hayallerin gerçeğe dönüştürülmesi arasında çok ince bir sınır vardır. Evet gerçekten sanıldığının aksine çok ince bir sınır. Hayal eden, hayalin güzelliğine kapılıp iki yol izleyebilir. Ya hayal etmenin zevkini hayal ederek tekrar tekrar yaşar ya da ayağa kalkıp hayalinde yaşattığı şeyi/şeyleri gerçekten yaşadığında nasıl bir haz alacağını düşünerek girişimde bulunur. İşte hayal etmek ile hayallerini gerçeğe dönüştürmek arasındaki ince sınır budur. Ne yapacağına karar vermek, nerede duracağını bilmek…

İspanya’daki GET IN NET kontakt kurma eğitiminden sonra, uçakta, öğrendiklerimi ve kurduğum hayalleri nasıl gerçeğe dönüştürebileceğimi düşündüm. Aslında istediğim şey Yetiştirme Yurdu’nda bulunan kardeşlerim için bir şeyler yapmak ve yaşayarak öğrenme hareketinden haberdar olmalarını sağlamaktı. Yurtta kaldığım 13 sene boyunca bir konuda çok net fikir sahibi oldum. Yapılan aktiviteler büyük bir amaca hizmet etmek için değil de anı kurtarmak için yapılıyordu. Bir çok etkinlik yapma fırsatları ve imkanları varken bu imkan ve fırsatların nasıl kullanılacağı konusunda fikir sahibi değillerdi (imkanlarından faydalanma şansım olan yurtlar bazında konuşuyorum).
Etkinlik hakkında dökümanları Ulusal Ajans’a sunmaya gittiğimde Handan Abla’ya düşüncemi açtım. Çok sıcak karşıladı. Eylem 1.2 üzerine çalışmak istediğimi söylediğimde ise Alim Bey’e yönlendirdi. Bu ilk yönlendirme aslında yönlendirmeler serisinin başlangıcı olacaktı benim için -hatta biraz abartarak yönlendirmeler serüveni diyebilirim bu duruma :)-.
Alim Bey’e düşüncelerimden bahsettiğimde aynı ilgi ve sıcaklığı göstermesi doğru yolda olduğum düşüncesini güçlendirdi. Beni o zamanlar Bakan Danışmanı olan ve Çocuk Evleri hakkında Eylem 1.2 projesini hayata geçiren Yıldırım Abi’ye yönlendirdi. Yıldırım Abi’yle ilk toplantımda çok heyecanlıydım. Fakat Yıldırım Abi’nin sakinliği ve yeniliklere açıklığı beni cesaretlendirmişti. Bu toplantı sadece bir başlangıçtı. Sonrasında 10 veya daha fazla toplantı yaptık. Ben düşüncelerimi açıklıyor, planlar yapıyor ve Yıldırım Abi ile paylaşıyordum. Yıldırım Abi ise düşüncelerimin olurluğunu ölçüyor, tartıyor ve olmayacak gibi olursa yeni şeyler bulmam için teşvik ediyordu. Bir sohbet sırasında kukla sanatçısından bahsetti. Kukla hakkında pek bilgim olmasa da çocukların ilgilerini çekeceğini ve severek uğraşacaklarını düşündüm. Yaptığım araştırmalar ve kukla sanatçısı ile yaptığım toplantılar sonucu KUKLaNLAT projesini yazdım. Bütçe konusunda Çocuk Evleri Koordinasyon Merkezi’nde çalışan hocalarım destek oldular. Almanya’daki arkadaşım Ilarion da projenin çıkış noktasını beğendi ve proje içeriği hakkında pek bilgisi olmadan  da sadece bana güvendiği için projemize ortak olmayı kabul etti. Kasım 2010 da proje başvurusunu gerçekleştirdik.

Koşuşturmalarım artık bekleme aşamasına geçmişti. Beklemek yorucu ama heyecanlı bir olay. Bekledim, bekledim…

Aralık ayında projenin kabul edildiğini öğrendiğimdeki heyecanımı hangi kelimelerle anlatabileceğimi bilmiyorum. Hayallerin gerçeğe dönüşmesiydi. Beden bulmamış düşünceler için terziye elbise siparişi vermek gibiydi. Uçacağını bildiğin uçuş öncesi heyecan gibiydi. Tatlı bir tebessümle dışa vurup içinde volkanlar patlaması gibiydi. Aptal mimiklerin yüze yerleşmesi ve söylenenlere sadece gülümsemek gibiydi. İlk çocuğunun doğuşunu hissetmek gibiydi…

1 Şubat – 31 Mayıs tarihleri projenin hayata geçirildiği, benim ise projeye dair, insanlara dair, kullanılan araçlara dair bir çok şey öğrendiğim tarihlerdir. Proje süresince yapılan aktivitelerden bahsetmeyi düşünmüyorum (aktiviteler için www.kuklanlat.com sitesini ziyaret edebilirsiniz). Anlatmak istediğim bu projeden öğrendiklerim, projeye kattıklarım ve projede yer alan kardeşlerim…

Bir projeyi hayata geçirmek, bir düşünceye somut elbiseler giydirmek bir çeşit yemek hazırlamak gibi düşünülebilir. Ana yemeği gözlerinizde canlandırmanız gerekir. Nasıl göründüğü, nasıl görünmesi gerektiğini. Sonra ana yemeğin bu hale gelebilmesi için hangi malzemelerin kullanılması gerektiğini bulmanız gerekir. Daha sonrada bunları hangi sıraya göre eklemeniz ve hangi malzemeyi ne kadar pişirmeniz gerektiğini… Projemde kendimi aşçı olarak düşündüm hep. Fakat ortaya çıkacak yemeği yiyecek grubun büyüklüğünü düşününce tek başıma olmadığım bir mutfak vardı. Proje ekibiydi onlar. Herkesin bir/veya bir çok görevi olduğunu biliyorduk fakat bu görevlerin yerine getirilmesi ile ana görev olgusuna zarar vermemeleri gerekiyordu. Kendine karşı sorumluluklarının yanı sıra büyük amaca karşı da sorumlulukları vardı.  Ana yemek ve onun gereklilikleri…

Artık faaliyete geçme zamanı geldiğinde eksiklikler bir bir gün yüzüne çıkıyordu. Aslında basit gibi görünenlerin arkasından bir çok ayrıntı çıkıyor ve proje ekibi görevini yapmaması,  zaman daralması işleri içinden çıkılmaz hale sokabiliyordu. Asıl ilginç olanı ise bir şekilde hazırlanan organizasyon sonucunda eksiklikler fark edilmiyor, fark edilse bile üzerinde durulmuyordu. Çocuklara hizmet etmenin belki de en güzel taraflarından birisi buydu.

Proje sırasında spesifik olarak bir çok sorunla yüzleşmem gerekti. Afişlerin tasarlanması, afişlerin asılması, eğitimler, zamanlar, websitesi, yurtdışı sorunları… Bunlar ve bunlar gibi bir çok olay bana hızlı düşünme yeteneği kazandırdı. Hızlı düşünme ve çözüme yönelme… Başlarda düşüncelerimin tıkandığını hissetsem de, sonra sonra düşüncelerimdeki bulutların kalktığını ve çözümü net olarak görebildiğimi söyleyebilirim. 

Bu sorunlarla yüzleşmem bir çok yeterlilik kazandırdı bana. Bunlar inanılmaz şeylerdi. Kazandırılan yeterlilikleri sıralamam gerekirse; genel anlamda proje yönetmek – ekip olarak hareket etmek ve sorumluluk dağıtmak, almak – iletişim için çeşitli araçları verimli kullanmak – dizayn için Coreldraw, photosop ile çalışmalar yapma, kendi tasarımımı yaratmak – plan yapmak ve yapılan planda aksaklıklar olduğu taktirde planı onarmak, yedek plan ile çalışmak -   farklı kültürlere, farklı kişilikte insanlara karşı sayılı olmak ve onların ihtiyaçlarını ön planda tutarak herkesi olaya dahil etmek – İngilizce konuşma ve anlamanın geliştirilmesi – görev dağılımı veya bir gruba hitap ederken, kelimelerin yalın, anlaşılır seçilmesi gerekliliği… Aklama gelmeyen ve yaşarken öğrendiğimi fark ettiğim bir çok yeterlilik bu proje ile ya hayatıma girdi ya da gelişti.
Kişisel gelişimimi fark etmek beni mutlu etti. Ama daha mutlu olmamı sağlayan ise 3 aylık eğitim sonucunda katılımcıların/ genç kardeşlerimin yeteneklerindeki gelişimdi. Kendi kuklalarını yapmak adına inanılmaz bir özveri ile çalıştılar. Kendi kuklalarını yaptıklarında planlanan sürenin biraz gerisinde kalmışlardı, kuklaları kullanmayı öğrenmeleri için yeterli zamanları yoktu. Kukla gösterilerine bir gün kala, kukla ve müzik ile kendi başlarına yaptıkları çalışmalar olumlu sonuç vermiş, herkes kuklasını hakkını vererek kullanmayı öğrenmişlerdi. Asıl güzel tarafı ise bu sadece bir başlangıçtı… Yeteneklerini geliştirebilecekleri ve hobi edinebilecekleri bir araçları vardı artık.
Projede katılımcı olan gençlerin çoğu daha önce farklı ülkeden birileri ile diyalog içinde bulunmamış, birlikte zaman geçirmemişlerdi. Alman ortakların projeye dahil  olmalarının ilk gününde bu durum açıkça kendini göstermekteydi. Fakat bir hafta sonunda Alman – Türk katılımcıların arasındaki bütün buzlar erimiş, aynı dili kullanmayanlar dahi iletişim kurmak adına bir dil oluşturmuş birlikte güzel zaman geçirmeyi bilmişlerdi… Gençler artık ‘yabancı’ olarak nitelendirdikleri kişilerin aslında o kadar da yabancı olmadığını anlamış oldular ve farklı yaşam tarzlarını görme fırsatını elde ettiler.
Bu inanılmaz bir çıktıydı benim için. Katılımcıların tepkileri, kuklayı, kukla sanatını ve diğerlerini benimsemeleri inanılmazdı. Bu proje ile fırsat verildiğinde güzel şeyler başaran gençler gördüm ve ben bu fırsatı yaratmak adına çalışmalarıma asla son vermemeyi düşünüyorum…

KUKLaNLAT projesi sorumluluğunu üstümde hissettiğim ilk projeydi. Katılımcılarıyla, hedef kitlesiyle ve hayata geçirdikleri onca güzellikle özel bir projeydi. Bir başlangıçtı… 



7 Mart 2011 Pazartesi

Sosyal Sorumluluk " YOUTHPASS (YUTPAS) "




Geçen hafta sonu Youthpass (yutpas) Eğitimi’ndeydim.  

Bu zamana kadar 2 defa uluslar arası projede youthpass hakkında eğitim aldım. Anlamadım. Dedim ki kendi kendime, bunun nedeni kesin İngilizce anlatılmasından kaynaklanıyor. Sonra Eylem 1.2 Preacting’inde biraz daha anlatıldı. Önemine vurgu yapıldı. Tamam dedim kendi kendime, bu kez anladım… Anlamamışım. Anlamadığımı ise geçen zamanda geri dönüşlerle kendimi beslemeye çalıştığımda anladım. Anlamayı anladım yani :) … Okudum anlamadım, yazdım anlamadım. Ne hikmetse bir türlü anlamadım. Günlerden bir gün Ali, Eylem 1.2 Preacting’inde birlikte güzel zaman geçirdiğimizi ve hepimizin Youthpass Eğitimine başvurmamızı, kabul edilirsek yine bir arada olabileceğimizi söylemesi ve başvuru formunun linkini göndermesi üzerine başvurdum. İki farklı heyecan vardı başvururken; birincisi güzel zaman geçirdiği güzel insanlarla bir araya gelme ihtimali, diğeri ise bilinmezlikler denizinin kendisini oluşturan, ihtişamıyla hayallerimi korkutan youthpass’a yakın olmak, onu tanımaya çalışmak ve onu anlamayı denemek ihtimali.

Başvuru sayısı yaklaşık 400 olunca Eylem 1.2 Preacting'inden kimse kabul edilemedi. Ben hariç. İlk heyecanım içimde patladı ama Youthpass’ı anlamaya çalışma ihtimalim aynı heyecanıyla yerinde duruyordu. 'Ayrıca üzerime vazife edinerek, Youthpass Eğitimi’nin bir çıktısı olarak, bu yazıyı yazmaya karar verdim. 'Çıkarımlarım ile güzel insanlara Youthpass’ı anlatmaya çalışacağım. Bilinmezliğin nasıl kaybolduğunu, nasıl anladığımı anlatacağım size. En olmadı anlayıp anlamadığımı test etmiş olacağım (Umarım eğitmenlerimiz bu yazının olumsuz sonuçlanması durumunda bana kızmazlar :) Zaten kara listedeyim, böyle bir yazı ile koyu kara listeye taşınırım ya da aklanırım sanırım :)) 

Eğitime tanışma partisiyle başladık. Akşam geç saatlere kadar birbirimizi tanımaya çalıştık.  Hafızada tutma konusunda iyi olmadığım için hala bir çok katılımcının adını hatırlamıyorum, ama görsem kesin tanırım :) Tanışmadan sonra kısaca neler yapılacağından bahsedildi ve eğitimde izlenecek yol haritasının zihinlerimizde canlandırılmaya çalışıldı.

Sabah güzel bir kahvaltıdan sonra asıl eğitime başladık. Öğrenme Nedir? ilk sorumuzdu. Çok farklı görüşlerle öğrenme tanımlandı. Objelerle öğrenme arasında bağlantı sağlandı ve katılımcıların objelerini tanımladığı bir oturum  gerçekleştirildi. 

Öğrenme’nin davranıştaki değişiklik olduğundan, yeniliklere yelken açılmada bir basamak olduğuna kadar bir çok farklı görüş katılımcıların açık zihinlerinden içeri akmaya başlamıştı. Fikir birliği yaratmaktan ziyade farklı fikirlerin ortada dolaşması için ortam çok müsaitti. 

Onur, kartlarını yere serip bize bunlardan hangilerinin hangi eğitim biçimini anımsattığını sorduğunda bizler eğitim çeşitlerini düşünmeye başlamıştık bile. 2+1 farklı eğitim vardı geniş çerçevede; Örgün Eğitim, Yaygın Eğitim + Hayat Boyu Öğrenme. Örgün eğitim dediğimizin, günümüzde okullarda, kurslarda, dersanelerde verilen, belirli bir planı, belirli bir müfredatı olan, tek taraflı eğitimi ifade ediyordu. Öğreticinin öğrencilere sürekli bir şeyler vermesini kapsamaktadır. Yaygın eğitim ise belirli bir planı olmasına karşın belirli bir müfredatı yoktur. İhtiyaçlardan doğar ve tecrübelerin aktarımı söz konusudur. Öğretici-Öğrenci kavramları yerini katılımcı ve eğitmene bırakmaktadır. Fakat katılımcı olarak gelen bir kişi eğitmen rolünü üstlenip diğerlerine bilgi verebilir,  eğitmen pozisyonuyla eğitime başlamış kişi ise katılımcıların katılımlarıyla eğitilen pozisyonuna yatay geçiş yapabilir. Belirli bir kabuğu veya belirli bir çerçevesi yoktur. Ana tema çerçevesinde her şeye değinilebilir. Çoklu pencere  ile olaylara bakışı baz alır. Örgün Eğitim ile Yaygın Eğitim'in kesişim kümesi vardır ama bu tamamen çıkar ilişkisidir :). Hayatboyu öğrenme ile ifade edilmek istenilen ise belirli bir plan olmadan, yolda giderken dahi bir şeyler öğrenmeyi kapsar. Bir partidesin mesela. Eğlence doruk noktasında ve sen orada bir konuşma yapıyorsun ve bu konuşmadan bir şey öğreniyorsun. İşte bu hayatboyu öğrenmeyi kapsar.Hatta katılımcılardan birisi “Pazara kadar değil mezara kadar” şeklinde bir sloganla hayatboyu öğrenmeyi sloganlaştırmıştır :). Ayrıca Örgün ve Yaygın Eğitimleri de içine alan geniş bir spektrumu vardır.

Anlattıklarım çok sıradan geldi ve bir şey anlamadık, adam gibi anlat diyorsan, sana eğitimde Onur’un veya Bugay’ın veya Özgür’ün verdiği örnekle anlatmak isterim. Şimdi ehliyet almak istiyorsun. Gidiyorsun sürücü kursuna, deli gibi para veriyorsun ve kurslarına katılıyorsun. Kursta biri çıkıyor, tekerleği gösteriyor. Patlamış halini slayt olarak hazırlayıp, sunuyor ve anlatıyor tekerlek patladığında neler yapılacağını. Sende bakıyorsun, dinliyorsun onun anlattığı her şeyi (Örgün Eğitim), sonra da gerçekte tekerleğin patlayınca eğitimde neler öğretildiğini hatırlamaya çalışıyorsun :). Tabi hatırlamakta zorluk çekmen gayet normal. Ama eğer seni birisi bir atölyeye götürseydi, patlamış tekerleğe sahip arabayı gösterseydi ve tamir etmeni söyleseydi ve sen tamir etmeye çalışsaydın (Yaygın Eğitim) o zaman hatırlamakta zorluk çekmezdi gibi geliyor… Ama ehliyet olayını kursa gitmeden de hallederim, zaten klasik sorular soruyorlar, gözüm kapalı yaparım şeklinde düşünen birisiysen, bir gün yola çıkarsın ve tekerleğin patlarsa, o zaman kendi başına o tekerleği tamir etmen gerekir (Hayatboyu Öğrenme)…


Artık ‘öğrenme’yi öğrendiğimizi düşündüğümüz sırada diğer oturumda bulduk kendimizi: “ Öğrenmeyi Öğrenmek ”…  Yani biz bu oturumda ‘öğrenmeyi öğrenme’yi öğrenecektik. İlginç… Özgür elinde üç topla geldi. Slayt hazırlamıştı bizim için, slaytın başlığı ‘Üç Top Çevirme’… Başladı bize üç top çevirmenin püf noktalarını anlatmaya. Ben zamanında 3 top çevirmek uğruna kilolarca portakalı ziyan etmiş biri olarak üç top çevirme oturumunu ilgiyle izledim. Ve sonunda püf noktasını öğrendim…  Özgür’e hediye edilmiş toplar da bu püf noktalardan birisiydi benim için. Ve sonunda öğrendim nasıl çevireceğimi ve bana öğrenmeyi öğretmiş oldular. Sanırım öğrenmeyi öğrenme de böyle bir şey :)) (Yanlışım varsa düzeltin lütfen :))



Güzel bir öğle yemeğinden sonra artık youthpass’ı daha yakından tanımak adına oturumlar planlanmıştı. İlk olarak youthpass alındığında ne gibi avantajları olacağı ve youthpass ile karşılaşan şirket, kurum, kişilerin ne düşünmesi gerektiği konularına değinildi. Kısaca ‘tanınırlık’ bu oturumun konusuydu. Peki ama neydi bu tanınırlıkYouthpass düzenlenirken katılımcının kendi kendine doldurmasına özel gösteriliyordu. Bir nevi kişinin kendi kendini değerlendirmeye tabi tutmasıydı. Bunun bir çok avantajı vardır. Hem kişi kendi bilgisini değerlendirerek ne öğrendiğini belgelendirebilecek, hem de organizasyonu yapan kişi bu değerlendirmenin amaçlar doğrultusunda mı yoksa amaçlanandan farklı mı olduğunu kritik edebilecektir… Eğitmen büyük bir özenle yardımcı oldu, katılımcı büyük bir özenle doldurdu bu formu, peki ama ‘anlaşılmak karşındakinin anlama sınırı kadardır’ deyimi de göz önüne alındığında, karımızdaki kişi youthpass’ı anlamadığı sürece youthpass’ın etki çerçevesi yok olacaktır. İşte tanınırlık burada devreye giriyor. Avrupa’da çok daha yaygın kullanımı olan youthpass hakkında maalesef birçok kuruluş haberdar değil. Eğitimin temel amaçlarından birisi de çevremizdekilere youthpass’ı anlatarak tanınırlığını arttırmaktır. Daha bir çok çalışma yapılabilir. Hem zamanla olacak bir şeydir. İnsanların anlamaları için biraz beklemek, çok çok anlatmak gerekir.



Ve tanınırlığı tanıttığımıza göre aslında eğitimin benim için en can alıcı noktasına gelebiliriz… 8 Anahtar Yeterlilik… Onur sahnede… Başlıyor duvara 8 farklı ve spesifik yeterlilikleri yapıştırmaya… Oldum olası anlamadım diye içimden geçiriyorum. Tamam bunların isimlerini biliyorum da, eee sonra, oluyorum kendi kendime… Sonra Onur düşüncelerimi okumuş gibi, bizi gruplara ayırıyor ve her bir yeterliliğin önünde durup, belirli bir zaman düşünmemize izin vererek, bu yeterliliklerin altındaki boşluklara yazılar yazmamızı istiyor. İşte bu sırada, gruptakilere soruyorum ‘Nedir? Ne yapılır bilemedim ben :)’…  Başlıyorlar anlatmaya… Ben bu yeterlilikleri kendime şöyle tanımlıyordum. Hatta eskiden kendime nasıl tanımladığımı yazmaya çalıştım ama bulamadım. Başlık-Alt başlık ilişkisi kurmaya çalıştım, kelimelere dökünce daha da saçma oldu :) Ama aslında bu yeterlilikler öğrenmenin bir aracıymış. Projelerimiz süresince belirli olaylarla karşılaşırız. Bunlar sonucunda bizler bir şeyler öğrenir veya önceden yetersiz olduğumuzu düşündüğümüz bir konuda kendimizi artık aşmış, o sorunu çözmüş ya da karşımızdakini anlamış hissederiz. İşte bu gibi durumlar bizi 8 Anahtar Yeterliliğe yönlendirir. Belirli başlıklar altında toplayarak aslında neyi öğrendiğimizi gösterir. Bir nevi bize kolaylaştırıcı görevi görür.  Kategoriler halinde birleştirip, büyük pencereyi görmemizi sağlar… 

İşte bu anlatılanlardan anladığım kadarıyla, Onur’un bize düşüncelerimizi yazmamızı istediği boş kağıtlara aslında yine yeterliliklerimizi yazmamız gerekiyormuş. O başlıklar altta yazılanları kapsar nitelikte oluyormuş. Örnek olarak Yabancı Dilde İletişim Kurabilme yeterliliğinin sağlanması için (Alıntı yaparaktan…) yabancı dilde okuma-yazma, yabancı dili konuşma-dinleme yeterliliklerinin sağlanması gerekmektedir.

Bu 8 Anahtar Yeterliliği ve hangi soruları sorarak hangi yeterliliğe ulaşacağımızı sıralamak gerekirse;

1.       Ana Dilde İletişim Kurabilme (Kendi Dilimi Ne Kadar Verimli Kullanabiliyorum? / Bu Dili Kullanabilmem Hangi Fırsatları Yaratır? / Anadilimi Gençlik Programlarında Nasıl Daha Etkin Kullanabilirim )

2.       Yabancı Dilde İletişim Kurabilme (Yabancı Dili Kullanmada Ne Düzeyde Başarılıyım? / Bu Dili Kullanırken Ne Tür Zorluklarla Karşılaştım ve Nasıl Üstesinden Geldim ? / Yabancı Dilimi Gençlik Programlarında Nasıl Daha Etkin Kullanabilirim)

3.       Toplumsal, Kültürlerarası ,Sosyal, Aktif Vatandaş Yeterliliği (Diğer Kültürler Hakkında Neler Öğrendim? / Başkalarıyla İletişimde Nelerde Başarılıyım? / Grup Çalışmasında Ne Tür Zorluklarla Karşılaştım ve Nasıl Üstesinden Geldim?)

4.       Matematiksel Yeterlilik ve Fen/Teknolojide Temel Kazanımlar (Rakamsal Becerilerime Ne Zaman İhtiyacım Olur? / Ne Tür Problemlerle Karşılaştım ve Nasıl Çözdüm? / Problem Çözme Yeteneğimi Gençlik Projelerinde Nasıl Geliştirebilirim?)

5.       Dijital Yeterlilik (Ne Tür Bilgi Kaynakları Kullanıyorum? / Projeden Önce İnternet ve Bilgisayarı Kullanıyor muydum? –Gerçek Anlamda- / Başka Bir Ülkede Olmak Bu Alanda Yeni Neler Öğretti?/ Gençlik Projelerinde Dijital Yeterliliğimi Nasıl Geliştirebilirim?)

6.       Girişimcilik (Fikirlerimi Ne Zaman Uygulamaya Koyarım? / Risk Alır mıyım? Ve Bunlardan Bir Şeyler Öğrendiğim Olur mu?  Gençlik Projelerinde Girişimcilik Yeterliliğimi Nasıl Geliştirebilirim? )

7.       Kültürel İfade (Başka Kültürler İle İletişimde Bulunmayı Ne Kadar İstiyorum? / Yeni Yerleri Gezerek Neler Öğrendim?)

8.       Öğrenmeyi Öğrenme (Projeye Katılmaktaki Amacım Neydi? / Bilinçli Katılım İçin Neler Yapabilirim? / En Çok Hangi Faaliyetlerden Neler Öğrendim? )***


*** Öğrenmenin Hedeflenen Değişimle Gerçekleştirilebilmesi İçin Uygun Yöntem Keşfetme Durumu olarak açıklamaya çalışmış katılımcılardan birisi, bu durumu… Hoş 3 defa okudum her defasında farklı anlam çıkartmayı başardım…

Eğitimin sonuna doğru ise nasıl Youthpass hazırlanır’ın üzerinde duruldu. Aslında www.youthpass.eu sitesinde gayet açıklayıcı bir şekilde anlatılıyor. 

Bu kez Youthpass’ı projemde uygulayacak, öncesinde buna göre plan yapacak kadar bilgilenmiş hissediyorum… Başka bir Youthpass Eğitimi’nde sizinle birlikte olmak güzel olurdu ama sınırımı zorlamadan yazıma son vermek en güzeli olacak sanırım.

Eğitimde emeği geçen ‘mutfak’ ekibine ve hazırlanan ‘yemeği’ yemek için iştahlı olan katılımcılara çok teşekkür ediyorum.

Haberleşmemizi facebook üzerinden devam ettirmek dileğiyle…



29 Kasım 2010 Pazartesi

Sosyal Sorumluluk " YGA 2010 LİDERLİK KONFERANSI"




YGA, uzun adıyla Young Guru Academy...

"Dünyayı değiştireceğine inanacak kadar idealist,
Hayalinin önündeki engelleri görecek kadar da gerçekçi...
Engelleri kaldırmayı deneyecek kadar cesur,
Sıradışı hayal ortakları ile çalışabilecek kadar da uyumlu... 

Kendine yapabileceği en büyük yardımın,
Başkalarına yardım etmek olduğunu bilen bir bencilseniz... 
Sosyal sorumluluk sahibi, başarılı
Çift kanatlı bir lider olmayı hayal ediyorsanız, 
Sizi tanımaktan onur duyarız..."   

YGA'nın sitesinde yer alan, sizi karşılayan, oluşma felsefesini çok güzel anlatan dizeler. Sihirli sözcükler...

YGA ile 2008 yılında tanıştım. İnternette gezinirken fark ettim. 'Lider' yazıyordu. O zamanlar karar vermiştim kendimi değiştirmeye ve o sene tanışma fırsatım olmuştu 'gönüllülük' kelimesiyle. Başvuru yaptım. Kabul edilmedim. Verdiğim cevapları kısa kısa hatırlıyorum. " ... okulda hep lider konumundaydım, sınıf başkanıydım..." , " ...ben(!) çok şey başardım, liderlik özelliğine zaten sahibim" vs. vs. Yaptığım yanlışı bir sene boyunca Genç KYÖD ile çalışınca anladım.

YGA 2009 Liderlik Konferansı(LK)'nın başvurusundan önce  YGA Kocaeli Sorumlusu ile tesadüfen tanıştık. Bana biraz YGA'dan bahsetti. Hemen Genç KYÖD'de, bir toplantımızda YGA'yı anlatması için ikna ettim. Güzel anlattı. Başvuruların kapanmasına kısa bir süre vardı ve zaman ayırıp YGA'nın sitesini inceledim. Sonra da başvurdum, kabul edildi. 2009 LK tek kelimeyle büyülüydü. Çok etkilendim. Hayran kaldım. Çok şey öğrendim. Hayallerimi tazeledim ve bir sene boyunca bunun sayesinde hayallerimi ve hayallerimden fazlasını gerçekleştirdim. 

LK'dan sonra elemeler devam ediyordu. Liderlik konferansına 17000 kişi arasından 2000 kişi seçilmişti, bu 2000 kişi arasından da 400 kişi seçilecekti. Verdiğim cevaplar sonucunda mülakata girmeye yani 400 kişi arasına girmeyi başarmıştım. Mülakatlarda elendim. Bunun bir çok sebebi olabilir. Bunlara sonra değinmeyi düşünmekteyim.

En baştan başlamaktan nefret etmeme rağmen tekrar mücadele için YGA 2010 LK'nın ön kayıt formunu doldurdum, kaydım kabul edildi ve YGA 2010 LK'ya katılmaya haziran ayında hak kazandım. 2 gün önce de bu konferanstaydım. 

Bu konferansta konuşmacı olarak Güler SABANCI, Münir KUNDAKÇI, Agah UĞUR, Hasan YILMAZ, Süreyya CİVİL, Coner Pierce ve Sinan YAMAN katıldı. Konuşmacılara geçmeden önce, konferansa gitmeden önce Gülşah ile telefonda konuşurken YGA'ya farklı bir açıdan bakmaya başlamıştım. Daha eleştirel bakıyordum, o büyülü havayı bu sebepten dolayı hissedemiyordum. Kafamı kurcalayan soruların en basitleri şunlardı;

- YGA herhangi bir şirket tarafından destekleniyor mu? [1]

- Lider vasfına sahip olan kişiler (YGA mezunları) ilerleyen aşamalarda bu şirketlere CEO olmak için YGA'yı aracı olarak mı görüyor? Ya da YGA bu yol için aracı mı oluyor?[2]

- Toplum için yapıldığını düşündüğüm çalışmalarınız ne kadar toplum için faydalı olduğunu düşünüyorsunuz?[3]

- Türkiye'de eğitim sürekli bir yarış gibi gösteriliyor. Engeller konulup öğrencilerin yarış atı gibi bu engellerden atlatılması bekleniyor. Böyle bir sistemde sizin politikanız sistemi destekler nitelikte mi?[4]

- Üniversitelerden bu kadar rağbet görmenizin paralelinde üniversitelerde yaşanan sorunlara ne kadar eğiliyorsunuz? Bununla ilgili bir çalışmanız var mı?[5]

Bu sorular aynı zamanda konferans öncesi YGA'ya gönderdiğim sorulardı. Cevaplarını direkt onlardan alamadım. Ama konferans boyunca konuşmalarım ve tartışmalarım bu yönde ilerledi. Soruların cevaplarını ise yazının ilerleyen aşamalarında göreceksiniz.

YGA 2010 LK'da konuşmacılar Türkiye için önemli kişilerdi. Hepsinin biyografilerinden de anlaşılacağı üzere, eğitim hayatının bir bölümünde yurt dışında eğitim almışlardı. Bu ister istemez tepkimi çekmişti. Benim bundan çıkartacağım sonuç şuydu, başarılı olmak için yurtdışı eğitimi şarttı. Peki Türkiye baz alınarak düşünüldüğünde yurtdışında eğitim alacak kesim % kaç dersiniz. Bence üniversite öğrencilerinin %10'unu geçmemektedir. Bu durumda geri kalan %90 öğrenci umudunu kesip yok olmaya mahkum mu bırakılmalı? Onlara örnek olacak birilerinin de bu konuşmalarda yer alması gerekmez miydi?

Konuşmacıların konuşmalarından bahsetmek istiyorum. Bütün olumsuzluklara rağmen konuşmalarından etkilenmiştim. Çok güzel noktalara, derinlemesine dalmışlardı konuşmacılar. Bir kelime bazen bir çok şeyi anlatmaya yetiyor da artıyordu. Bir cümle uğruna hayat boyu mücadele edilecek kadar etkiliydi. Konferansta beni etkileyen kelimeler, sözler ve alıntılar ile ilham kaynağı olacak kitap önerilerini sizinle paylaşmak istiyorum. Bunlar:

- " Bir hayalim vardı, önündeki engelleri kaldırdığımda hayalimin kendiliğinden gerçekleştiğini farkettim." M.K. Atatürk.
Çift Kanatlı Lider: Bilgi ve tecrübelerle donanımlı, aynı zamanda sosyal sorumlu lider... 
- Tecrübeye dayalı eğitim,
- "Liderlik ile yöneticilik aynı şey değildir. Yönetici işin iyi şekilde ortaya konulmasını sağlar, lider ise hangi işin iyi olduğunu bulup diğerlerini buna ikna etmektir. Fakat liderlik ile yöneticilik ayrı düşünülemez."
- "Lider değişmekten korkmaz, lider değişimi yaratır"
- " Takip eden yoksa 'lider' de yoktur."
- " Bisiklete binmeyi öğretmek istiyorsan, yanında koşmalısın..."
- Görünmez Lider
- Çelişkileirn iç içe olması gerekir. Örneğin Kararlılık ve Esneklik, Yaratıcılık ve Disiplin, Cesaret ve Sabır...
- "Gerçek ve tam doğru yoktur."
- İç'ten liderlik insani duygularla alakalıdır. Mesela aşk gibi, nasıl olduğunu bilmezsin ama olur işte...
- " Hayat kopya çekmenin serbest olduğu bir sınavdır" (Bu sözü Hasan Yılmaz söylemişti ve konferansta en çok bu sözde etkilenmiştim)
- " Bir insanın uğruna öleceği bir şeyi yoksa, yaşamaya hakkı yok demektir." Martin Luther King
- Vicdani Zeka: Zekanın vicdana bağlı olduğunu anlatan parlak bir kelimedir. 
- " Bu halde olmamın nedeni annem ve babamın fırınına dayanmaktadır" Sinan Yaman (Ayrıca bu söz de bana kendimle ilgili bir çok soruyu cevaplamakta yardımcı olmuştu.)
- " Liderlik kabiliyetleri karar verirken ve sorumluluk alırken gelişir"
- Hata yapmanın öğrenme üzerindeki etkisi büyüktür. 
- " Sıradışı zihinler, sıradan zihinlerin atağına uğrarlar" Einstain
- " Bencillikten bensizliğe doğru yolculuk..."

Konferans sabah 10'dan akşam 6'ya kadar devam etti. Bu sürede bir çok göster, reklam ve konuşmayı izledim. Reklam... Konuşmacılar konuşurken sponsor olan firmaların isimlerine bakmaktan kendimi alamıyordum. Çok büyüklerdi. Türkiye'nin en büyük firmaları. Hemen hemen hepsi de çok uluslu çalışan firmalar. Neden böyle bir STK'ya bu kadar büyük firmalar aynı anda sponsor olmak istiyordu ki? Yani avını görmüş aslan gibi hepsi neden YGA'nın peşindeydi. Bunun bende bir açıklaması vardı. YGA bu sene 33000 üniversite öğrencisi arasından kendi düşünceleri paralelinde 2000 seçilmiş üniversite öğrencisine konferans veriyordu. Daha sonra bunların arasından en yetenekli 200 öğrenci/ genç araştırmacı ile yollarına devam edecekler ve liderlik vasıflarını ön plana çıkartan faaliyetlerde bulunacaklardı. YGA'nın ilerleyen aşamalarında ise yurt dışındaki eğitimlerle dil ve geniş gözlüklerle dünyaya bakma yeteneklerini geliştireceklerdi. En sonunda 'LİDER' olacaklardı bir kaçı. Peki sonra ne olacaktı. Bu lider nereye gidecekti. İşte sponsorların şifresi burada deşifre oluyordu. YGA'dan mezun olanların büyük çoğunluğu bu sponsorlardan birinde CEO olarak çalışmaktaydı. Eğitilmiş genç beyinler... Daha az çaba harcayacaklardı bunların şirketlerine adapte olmaları için. Güzel bir düşünce, aferin onlara(!).

Hep kafamı kurcalayan bir soru ise " Neden hep seçilmişlerle yoluna devam ettikleri"ydi. Seçme kriterlerinin seçmede yetersiz olacağı, aslında bu tür şeyler için gönüllü olanların bu çeşit seçme kriterlerine karşı daima cephe aldığı aşikardı. Dolayısıyla dünyanın değişmesi için daha geniş kitlelere, bir nevi hastalık yayan hücrenin bulunup tedavi edilmesine ihtiyaç vardı. YGA LK'da bu soruma güzel cevap bulmuştum. YGA'nın hedefi de bu doğrultudaymış ve bunun yapılması için zamana ihtiyaçları varmış. Kesinlikle katılıyorum. Değişimin ani olması, dağılmanın çabuk olmasıyla paralellik taşır. 

Peki 2 sene üst üste LK'ya nasıl seçildim, yazımın içeriğinde neler vardı. Kısacası bunun püf noktası neydi? YGA'ya seçilmenin püf noktaları (söylediklerimi yaptığınız taktirde seçilmeme olasılığınız %1'dir.)

1) Öncelikle YGA'nın sitesini (www.yga.org.tr) en ince ayrıntısına kadar inceleyin. 
2) Sitenin ve yazımın girişinde yer alan dizelerden ve genel tanımında yer alan kısımlardaki "çift kanatlı, idealist, cesur, iştahlı, elleri hızlı, vicdani zeka, bensiz, zihni berrak, hayal, sosyal sorumlu" kelimelerini içeren tanımlarla YGA LK'na başvurun. Bu kelimeleri kullanarak özgün cümlenizi yazın. Ama bu kelimelerin ne anlama geldiğini de öğrenin.
3) Eğer bir STK (Sivil Toplum Kuruluşu)'ya üye değilseniz, hemen araştırmaya başlayın ve sosyal sorumluluk projelerinde yer alan bir STK'ya üye olun. (Kocaeli için Genç KYÖD'ü önerebilirim, diğer iller için TOG da faydalı şeyler yapmakta.)
4) Başvurularınız sırasında hangi tür sosyal sorumluluk projelerine katıldığınızı açıklayın. Ama sakın "ben" kelimesini kullanmayın, " biz " kelimesini kullanmanız tercih sebebidir. 
5) YGA'yı 5 kelime ile tanımlayın kısmına Lider Fırını, bensiz, hayallerinin peşinde vs. kelimeleriyle paralel kelimeler yazın. Seçim kriteri açısından önemli.
6) Eklemek istediğiniz var mı kısmına ise toplum için çalışmaya ve onlar için bir şeyler yapmaya ne kadar iştahlı olduğunuzdan, hayallerinizin olduğundan ve hayallerinizin gerçekleşmesi için sonuna kadar mücadele edeceğinizden vs. bahsedin. YGA hayallerinize ulaşmanız için süreci kısaltacak niteliktedir. Bunun bilincinde olup yazınızı şekillendirin. 
7) Yazınızda özgün cümleler kullanın. Sizi yansıtsın. Ama empati yapıp onların da sizden neler beklediğini düşünerek yolunuza devam edin. Kopya çekmeyin, 33000 (önümüzdeki sene 50000 olur sanırım bu sayı) kişi arasında kaynar giderim diye düşünebilirsiniz ama okuyan ve değerlendiren kişilerin ne kadar dikkatli olduğunu da unutmayın.

Sonuç olarak YGA felsefesi ve başarı reçetesi olan bir kurumdur. Seçim yapmak demek kendi düşünceleri ile paralel düşüncedeki insanları etrafına toplamak demektir. Seçilmemek demek kendinizin bu konuda yetersiz olduğunuz anlamına gelmemektedir. Sizler farklı hayaller kuruyorsanız ve onlar bunun farkında değilse, sizce bu kimin suçu. Onların hayallerini gerçekleştirmek için bir yol bulmuş olmaları demek, sizlerinde hayallerinize gidecek olan bir yol bulamayacağınız anlamına gelmemekte. Atatürk'ün de dediği gibi hayallerinizin önündeki engelleri kaldırmanın yolunu arayın, onları kaldırdığınızda hayaliniz kendiliğinden gerçekleşir. Ve sakın hata yapmaktan korkmayın. Hata yaptığınızda size gülenlerle siz de onunla birlikte gülün. Böylelikle kendinizi fazla ciddiye almamış (bensiz) olursunuz. Eminim bu şekilde hayattan daha fazla tat alırsınız. 

Şimdi mülakat formunu doldurdum, 16 soruya verdiğim cevapları da kaydettim. Eğer seçilirsem bunları da sizinle büyük bir zevkle paylaşmayı planlıyorum.

Hayallerine tutunarak, bu hayallerin gerçekleşmesi için deli gibi çalışan, zihni berrak insanlar olmanız dileğiyle...

Sevgiler...

NOT: Bir sonraki aşama olan mülakatlara çağırılmadım. Üzüldüm ama hayatın sonu değil. Seneye görüşmek üzere YGA :)) (Güncelleme 23.12.2010)