üdopara

12 Kasım 2013 Salı

Sosyal Sorumluluk "ULUSAL BİLİŞİM ZİRVESİ 2013"

8-10 Kasım tarihlerinde Habitat Kalkınma ve Yönetişim Derneği, Microsoft, T.C. Kalkınma Bakanlığı ve UNDP ortaklığında Ulusal Bilişim Zirvesi Dedeman Otel, Ankara'da gerçekleştirildi. Ben de katılımcı olarak yer aldım. Hatta uzun bir süreden sonra ilk defa kendi organizasyonumda olmayan bir organizasyonun içinde yer alma şansı elde ettim. Bu durum bana dış gözlemci olarak yapılan çalışmayı izleme şansı verdi. 

Genel olarak Girişimcilik ve onun türevleri üzerinde durulan Zirve'de Sezai Hazır, Emin Sadık Aydın, Hansın Doğan, Anıl Çekiç gibi fark yaratan insanlar konuşmacı olarak yer aldı. Bunun dışında Habitat derneğinde yetişip kendi başarı hikayeleriyle zenginlik katan bir çok konuşmacı genç yer aldı. 

Aslına bakılırsa Habitat'ın düzenlediği ilk organizasyona katıldım. 1997'de kurulduğunu düşündüğüm bir dernekten ilk defa haberdar olmak beni üzmüştü. Zirve dolayısıyla çokça faaliyetlerinden haberdar olma şansı elde ettim. Örneğin 2005 yılında bir proje geliştirmişler ve BBBÖ kısaltma adıyla Bilenler Bilmeyenlere Bilgisayar Öğretiyor adıyla hayata geçirmeye başlamışlar. Değişik bir strateji uygulamışlar. Gönüllüleri eğitim master eğitmen yapıyor, master eğitmenler de eğitmen yetiştirerek yaşları çok büyük ya da çok küçük olan ve çeşitli nedenlerle bilgisayar teknolojisi ile tanışamayan kişilere bilgisayar öğretmelerini sağlıyorlar. Halen devam eden bir proje olduğunu söylediler. 1200 eğitmenle 140.000 kişiye doğrudan etki ettiklerini de... Etkilendiğimi belirtmeliyim. Takip edilebilirliği iyi organize etmişler. 

Zirve konusuna dönecek olursak, bu yazımda bazı veriler ve kendi yorumlarımın içinde yer aldığı bir çalışma yapmayı ve hem yaşadığım tecrübeyi sizlerle paylaşmayı hem de ilgisi olanlara Habitat çalışmalarını tanıtmayı amaçlıyorum. Henüz Habitat gönüllüsü değilim yani tamamen dış gözlemci olarak olayları ele alacağım.

Zirve'ye 463 başvuru yapılmış ve bunlardan 181 tanesi seçilerek katılmaya hak kazanmıştır. Seçim kriterleri öncelikli olarak BBBÖ'de eğitmen olanlardan seçmek ve diğer kriterleri ise farklı organizasyonlardan katılım sağlanmasını sağlamak. Bu açıdan bakınca çok farklı ve ciddi bir oluşuma ev sahipliği yaptığını söyleyebilirim. Zirve'de 120 tane organizasyonun temsilcisi yer almıştı. Bu organizasyonların genel çoğunluğunu üniversitelerde girişimcilik konusunda çalışma yapan kulüpler oluşturmakla birlikte aktiF-İz Gençlik Topluluğu gibi yenilikçi düşünce sistemlerine sahip oluşumlar da yer alıyordu. Ben aktiF-İz'i temsilen orada yer aldım, stand kurdum ve çalışmalarımızı diğer organizasyonlara anlattım.

Uzun bir girişten sonra artık Zirve'nin içeriği hakkında düşüncelerimi özetleyebilirim.
Bir dış gözlemci olarak ORGANİZASYON  konusunda şunları söyleyebilirim:
- Konu olarak Girişimciliğin seçilmesinin artı değer kattığını düşünüyorum.
- Dedeman Otel de Zirve'nin çekiciliğini arttırdı.
- Zirve öncesi bilgilendirme mail ile yapıldı. Bu güzel bir şeydi fakat Habitat'ı tanıtan ( tanımayanlar için) bir doküman yoktu. Konuşmacıların CV'leri de eklenebilirdi. Çok araştırdım ama net bilgilere ulaşabildiğimi söyleyemem.
- Otele geldiğimde ekip güler yüzlüydü. Tanışma çabaları taktire şayandı. Fakat daha yeni tanışılmasına rağmen daha önce tanıyormuş gibi davranmaları biraz ilginç geldi. Bir de 180 kişi ile tanışmanın zorluğundan kaynaklı olsa gerek, tanışmalar çok yüzeyseldi. Tanışan kişilere sorsan benim hakkımda çok bir şey hatırlamaz. Zaten cevabı dinlemekten çok bir sonraki insanla iletişimi nasıl kuracağı daha fazla ilgisini çekiyor gibiydi.
Zirve'nin programı daha önce Habitatta çalışma yapanlar için sıkıcı olduğu kadar yeni katılanlar için de sıkıcıydı.

Tanışma oyunlarının oynatılacağı söylendiğinde daha önce eğitime katılanlar of-pof yaptılar. Belli ki sürekli aynı oyunlar oynatılıyor. Bunun yanı sıra 180 kişiye tanışma oyunları oynatılması bence zaman kaybı. Bunun yerine kokteyl organize edilseydi daha fazla insan birbiriyle kaynaşabilirdi.

Program araları çok kısaydı. Yemek almak işkenceydi ve zaman yeterli değildi. Bu durumda kaynaşma ve sohbetler de yarım kaldı veya hiç yaşanmadı. En fazla boş zaman akşamlarıydı, ona da bir etkinlik konulmadığı için insanlar dağıldı ve etkileşim sınırlı kişiler arasında kaldı.

Bunun yanı sıra panelde kapıda bir görevli bulunuyordu. Yani dışarı çıkışı engellemek için sanki badyguard tutulmuştu. Ben ayağa kalktığımda gözleri bana sabitlendi. Kapıya yöneldiğimde ise: " Nereye gidiyorsun" gibi kaba bir söylem söz konusuydu. " Tuvalete" dediğimde anlaşılmaz bir şekilde " Çabuk ol" yanıtını aldım. Yani tuvalete gidip gitmeyeceğim veya tuvalette ne kadar duracağım benimle ilgilidir. Organizasyonu ilgilendireceğini sanmıyorum.

 Bir de sürekli birilerini alkışlatmaları çok ilginç geldi bana. " Hadi bir alkış", " Kuvvetli bir alkış", " Bu kadar mı alkış? Ben bu kadar alkışa konuşmam".  Alkışlamak bir şeyin beğenildiğini veya onu onayladığını göstermek için konuşmadan yapılan bir eylemdir. Dolayısıyla kişi bazlı ilerler. İnsanların alkışlamalarını söylemek onların düşüncelerini yönlendirmek anlamına gelmez mi?

Bunlar eleştirel baktığım konular. Bunun haricinde Zirve'nin programında yer alan konuşmacıların içten konuşmaları ve açık fikirli oluşları beni etkiledi. Duvarları kaldırdılar ve katılımcılara onların yanında olduğunu hissettirdiler. Öyle ki konuşmacıları dinlerken sanki yanlarına gidip naber Hansın abi, Naber Ussal diyecek oldum. Ama demedim. Yani çok yakın hissettim kendime...

Atölye çalışmalarından e-girişimciliği seçmiştim. Sunum gayet bilgi vericiydi. İnteraktif sunum yöntemi ile bizi dahil etmesi konudan kopmamızı engelledi. Zaten katılan kişilerin belli bir birikimleri vardı. Bu da sunumu daha zengin hale getirdi. İlk defa duyduğum bir çok konu oldu ( be fit, zumbara, shazam, google project, çöp(m)adam, görünmez kask vb.). En sonunda yapılan yarışma ise düşünmemizi tavan yaptırdı. Ekip çalışması üzerine bir etkinlikti ve verilen materyallerle (makarna, makas, ip, bant ve marşmelov) en yüksek kuleyi inşa etmemiz gerekti. 

Zirve'nin son günü yapılan yuvarlak masa çalışması aslında iyi organize edilebilseydi çok ciddi sonuçlar alınabilirdi. En azından bizim masadaki moderatör çok yetersizdi. Öncesinde belirli bir hazırlık yapılıp soruların hazırlandığı belliydi ama soruların yönetilmesi konusunda ciddi sıkıntıları vardı. Katılımcıların düşüncelerini gerçekten anlayarak dinlediğini sanmıyorum. Sırf flipçarta bir şeyler yazmak için soruları sordu ve cevap ne olursa olsun onu yazdı. Bu bazen iyi bir yöntem olabilir ama çoğunlukla zaman kaybıdır. 

Zirve programı sıkıştırılmış bir programdı ve çok fazla reklam yapıldı. Habitat'ın reklamı yapıldı. BBBÖ'nün reklamı yapıldı. Diğer katılımcıların reklamı yapıldı. Bunlar bir şekilde yapılacaktır bu tür etkinliklerde, kabul. Fakat bu kadar göze sokularak yapılması can sıkıcı hale getirdi. Hele ki eğitmen ve master eğitmenlerle diğer katılımcıların ayrıştırılması bence huzursuz bir ortam yarattı. Egolar havada uçuştu. Özgüvenleri belki tamdı ama bilgisizliklerini ego ile örtmeye çalıştılar. O ortam eğitmenler için de ciddi bir bilgi akışı sağlayabilirdi. 

Zirve organizasyonu genel olarak iyiydi. Ekisikliklere değinmemin nedeni dış gözlemci olarak onların asla farkına varamayacakları konuları gün yüzüne çıkarmaktır. 180 kişi ile zirve organize etmek herkesin harcı değildir. Saygı duyuyorum.

Zirve'nin panelinde bir çok konuşmacı başarı hikayelerini anlattı ve fikirlerini söyledi. Aslında temel olarak olaylara farklı bakmak ve risk alıp girişimde bulunmak üzerineydi konuşmalar. Bana ilham veren, tekrar heyecanlanmamı sağlayan bazı cümleler şunlardı:

" Girişimci beyaz renktir: Bütün renklere dokunur ve beyazlığını daima korur" Sezai Hazır'ın bir konuşmasından çıkarırım.

" Dünya bilişimin içine doğuyor" Bora Caldu

" Teknoloji freni boşalmış bir kamyon gibi yokuş aşağı ilerliyor" Anıl Çekiç

" Pascal Üçgeni - Her nokta iki nokta doğurur" Anıl Çekiç ( burada ekileşim ve ihtiyaca yönelik bir atıf söz konusudur.)

"Para var ama fikir yok" Sezai Hazır'ın girişimcilik konusunda para bulma sıkıntısı yaşayanlara hitaben söylediği bir söz.

" Fikirlerle birlikte onun kültürünü de ithal ediyoruz." Yine Sezai Hazır'ın ithal düşünceler hakkında söyledi bir söz. 

" Iphone'un kârının %1'i üretime % 50'ye yakını fikire harcanıyor. " Sezai Hazır

"Bir alanda başarılı olmak için o konuda dersini çalışmak gerek. Rastlantısal olarak başarı gelmez" Sezai Hazır

" Asıl yenilmek vazgeçmektir." Sezai Hazır

" Herkesin bir hayali olmalı." Sezai Hazır

" Aileden başlanarak girişimciliğe engel olunuyor." Murat Gürsoy

" Girişimcilik ekip çalışmasıdır." Murat Gürsoy

" Şuan girişimcilik konusunda hakim kültür esnaf kültürüdür." Murat Gürsoy

" Türkler facebook'u kurmuş olsaydı, batardı." Murat Gürsoy

" Girişimcilikte iki insanı iyi beslemelisin: Hukukçu ve mali müşavir." Sezai Hazır

" Siz düşünüyorsunuz, sizinle aynı anda on kişi daha sizin düşündüğünüzü düşünüyor. Önemli olan o fikri uygulamaya koymak." Ussal Şahbaz

" 3D kuralı: Dene - Dinle - Değiştir" Ussal Şahbaz

" Kimse yapmadı da sen mi yaptın?" Sedat Kılıç kendi başarı hikayesinden bahsederken genç girişimcilerin yaşadıkları zorluğu anlatıyor.

" Sektörden çekilsem ekonomi çökecek gibi geliyor." Sedat Kılıç sektöre kendini kabullendirdikten sonra hissettiklerini bu şekilde anlatıyor. Girişimin başarılı olması için vazgeçilmez olunması gerektiğine dikkat çekiyor.

" İnsanlara sorsaydım, daha hızlı at arabası yapmamı söylerlerdi. - H. Ford" Sedat Kılıç farklı bakış açısının önemine Henry Ford'un sözleriyle örnek veriyor. 

" Fark yarat, verimliliği sağla, erişebilir ol ve sürdürebilirliği başar, işte girişimciliğin altın kuralları" Sedat Kılıç

" Firmalar ihtiyaçları karşılar, daha iyi firmalar ihtiyaçları bulur" Sedat Kılıç

" Doğuda kablolarının korunması için iki bekçiye ihtiyacımız vardı. Devlet iki bekçi koydu. İki bekçinin olduğu yerde şef olması gerekiyormuş, şef atandı. Sonra müdür ve genel müdür atandı. Devlet bu maddi külfetin altından kalkılamayacağını söyledi, genel müdür bekçilerin kovulması için talimat verdi" Sedat Kılıç Türkiye'deki kamu sisteminin mantalite özetini çıkartıyor.

"İyilikler yapılmalıdır, çoğu dönmez ama dönenler değerlidir." Ussal Şahbaz

" Başarılarımı 1 saat anlatırım ama başarısızlıklarımı anlatmaya 3 gün yetmez." Sedat Kılıç

" Fırsatçılık yapmamak gerek." Sedat Kılıç özgün fikri olan girişimcilere düşüncelerine güvenmelerini ve küçük fırsatları bulduklarında düşüncelerini terk etmemelerini öğütlüyor.

"Bu kadar birikimli ve bilgili gençlerin kamuda çalışması büyük fedakarlık." Sezai Hazır

" Şans dediğin doğru yerde doğru zamanda hazır bulunmaktır." Sezai Hazır

" Her şey bir dokunuşla başladı."

" Farklı olduğumu hissediyordum."  

" Bir konu hakkında bilgim arttığında kulaklarımın açıldığını hissediyorum." ÜTopYa

Zirve hakkında söyleyeceklerim bunlardan ibaret. Bir de kendi iç dünyam söz konusu tabi ki... 








3 Ekim 2013 Perşembe

Sosyal Sorumluluk " SITOS Projesi"

Short information for my friends who live another countries:
I wanted to write something about SITOS project in English. But it s hard for me to describe my feelings. So i will write in Turkish. I have to say that it was amazing project, amazing experiences for me. Thank you to all participants and my organization team.

SITOS Projesi AB Gençlik Programları Eylem 1.1 projesidir. SITOS demek Step Into Others' Shoes yani başkasının yerine kendini koyarak onu anlamaya çalış demektir. Projenin amacı herhangi bir bedensel veya zihinsel engele sahip olmayan bireylerin engelli gibi davranarak (yapay engeller konularak) sosyal hayata dahil olmaları ve toplumun engellilere bakış açılarını kendi gözleriyle görmelerini sağlamaktı. Bunun yanı sıra 6 farklı ülkeden ( Polonya, Slovakya, Litvanya, Bulgaristan, İspanya ve Türkiye) toplamda 33 kişiyle bir hafta geçirmelerini sağlamak. Kültürel ve sosyal bakış açılarını birbirleriyle paylaşmalarını sağlamak diğer amaçlar arasındaydı.

Proje başarılı oldu. Ortakların projeye katılımından ayrılışına kadar ki sürede çözülemeyecek herhangi bir sıkıntı yaşanmadı. Dolayısıyla projenin teknik detaylarından bahsetmekten ziyade kendi öğrenmelerimden bahsetmek istiyorum.

2008 yılından itibaren sürdürdüğüm gönüllülük çalışmalarımın meyvesini bu projede topladım. Organizasyon konusunda kendimdeki değişimleri gözlemleme şansını elde ettim ve tabi ki insanlarla çalışmanın zorluğunu bir kez daha kavradım ve üstesinden gelebildim. Şimdi projeyi iki aşamada anlatmak istiyorum.

Hazırlık aşaması:
Projenin hazırlık aşaması çok yoğun bir döneme denk geldi. İGM ve BİYÇA projelerinin yurt dışı faaliyetlerini gerçekleştirdiğim dönemde SITOS'un kabul edildiğini öğrendim. Proje aktiF-İz Gençlik Topluluğu'nun projesi değildi. Yeni bir ekiple çalışmam gerekiyordu. Zorlu süreç başladı.
Bu arada belirtmek isterim ki daha önce eylem 1.1 projesini organize etmemiştim. Eylem 1.2 konusunda bir şekilde üstesinden geliyordum ama bu benim için bir ilkti.

Proje ekibi ile ciddi bir çalışma içine girdik. Bu noktada şunu belirtmeyi isterim ki proje demek ciddi bir gönüllülük ve takım çalışması gerektirir. Bazıları bunu idrak edemez ve küçük ayrıntılara takılıp ayrılırlar projeden. Ne kaybettiklerini ancak gerçekten projeleri anladıklarında anlayabilirler.  Facebook üzerinden planlamalara başladık. Offf ne çok şey vardı yapılacak. Zaman da çok kısaydı. Proje ortaklarından bazıları ile ilk defa çalışacaktım. Onların motivasyonunu arttırmalı ve projeyi doğru bir şekilde anlatmalıydım.

Nelerin yapılması gerektiğini bildiğinizde ne kadar hızlı çözüldüğüne inanmazsınız. Enerjinizi o görevi tamamlamak için harcar ve başarılı olduğunuzda keyif alırsınız. İşte Empati Grubundan bazılarının bu keyfi aldıklarını hissettim. Projede benim görevim insanları motive etmekti en çok. Eğer onlar motive olursa ben zaten çalışırdım. Uzun konuşmalar, ciddi tecrübe aktarımları, geceler, gündüzler...  Betül, Feray ve Zehra... Bu kişiler proje için ne kadar enerjileri varsa harcadılar. Proje hazırlık süresince 10'larca görüşme yaptılar, saatlerini, günlerini bir yerden bir yere gitmek, onları ikna etmek, her şeyi hazır hale getirmek için harcadılar. Bunun yanında farklı ilde olup yardımcı olmak isteyen Sonay'da vardı.  Sonuç mu? Sonuçta proje başlamadan önce:
- temel ihtiyaçlar tamamlanmış
- otobüs ayarlanmış
- mekanlar ayarlanmış
- materyaller ayarlanmış
- Otel ayarlanmış
- Türk gecesi ayarlanmış
- Dış katılımcılar ayarlanmış
- Katılacak engelliler ayarlanmıştı

Bu arada projede ingilizcesi iletişim kurmaya yetecek tek ben vardım. Sadece bir kişinin ingilizce bilmesi her zaman sıkıntı yaratırdı bu tür projelerde. Bunun bilincinde olduğum için yardımcı eğitmene ihtiyacım vardı. Önce Gürhan'ın projede yardımcı olabileceğini düşünmüştüm. Organizasyon yeteneği ve ingilizcesi harikaydı. Beklediğim tepkiler gelmedi. Proje öncesinde yapılan Macaristan ziyaretinden dolayı da proje de yer alamayacağını bir şekilde gösterdi. Daha sonra Gürkan'ın projede yer alabileceğini düşündüm. Fakat bunu teklif etmek için aradığımda ve mesaj attığımda telefonlarıma bakmadı ve dönüş yapmadı. Bu dönüşümün nedeni neydi bilmiyorum. Hala bir açıklamayı hoş karşılayabilirim bu durum için. Sonra Tuğba ile iletişime geçtim. Bana projede yer almak istediğini söyledi. Tuğba'nın eylem 1.1 konusunda tecrübesi fazladır. İngilizcesi de yeterli düzeydedir. İyi anlaştığımızı düşündüğüm birisiydi. Bu nedenlerden dolayı onunla çalışabilirdim. Toplantılar yaptık. Yaka kartı ve t-shirt yaptırdık. Proje'ye 2 gün kala sürekli aradım. Telefonlarıma cevap vermedi. Oysa ki anlaşmamız hangi koşulda olursa olsun telefonuma cevap vermesiydi. Sonra mesaj attım. Bana dönüş yapmaması halinde bütün ilişkimizi keseceğimizi yazdım. Cevap nedense 5 dk içinde geldi ve patronluk taslamamamı, ne yaparsam yapabileceğimi söyledi ve bütün ilişkimizi kestik. Son dakika golü oldu bu. Artık proje tecrübesinden ziyade gerçekte güvenebileceğim birisine ihtiyacım vardı. İngilizce bilmesi önemli tabi ki. Çiğdem KoKA :)  Eğer bu dostumun müsait olduğunu bilseydim, ilk onu arardım. Projede eğitmen olarak yer almasını önerdiğimde okulunu donduracak olmanın psikolojisinde olmasına rağmen kabul etti. İnanılmaz bir hafta öncesinde her şey yolundaydı artık.

Şimdi Proje Zamanı:
Proje başlamasına çok kısa zaman kalsa da ilk projemde duyduğum heyecanı duymadım. Hissettiğim daha çok her şeyin kontrol altında olmasından dolayı huzur ve güvendi. Proje ekibim belirlenen zamanda belirlenen yerde beni bekliyordu. Toplantı ve gelişmeler olumluydu. Katılımcıların gelmesini bekliyorduk. Ekip arkadaşlarımın heyecanını görebiliyordum. Biraz da korku vardı gözlerinde: yetersiz kalmaktan korkuyor gibiydiler. Bu durum hoşuma gitmişti çünkü ben ne zaman yetersiz kalacağımı düşünsem daha fazla çaba harcar ve daha güzel sonuçlar alırdım. Öyle de oldu. Katılımcılar geldi. Meraklı gözlerle katılımcıları süzüyor, onları anlamaya çalışıyordu. Fırtına öncesi sessizlik :)

Proje başladı. Proje öncesinde hazırlıklar gecelere kadar sürdü. Ciddi anlamda çalışıyorduk. Sabah olduğunda ve bütün katılımcılar sandalyelerinde oturduklarında oluşan manzara görülmeye değerdi. İlk cümle, ilk kelime çok önemliydi. Gülümsedim, Çiğdem'e baktım, gülümsüyordu.

Ve başladık...

Planlanan etkinlikler bir zaman çizelgesindeydi. Her sabah o gün kullanılacak materyalleri ve uygulanacak yaygın öğrenim metotlarını seçip ekiptekilerle paylaşıyordum. Ekip arkadaşlarım eksiklikleri gideriyor ve kullanıma hazır hale getiriyordu. Çiğdem sanki sürekli projelerde eğitmenlik yapıyormuş gibi tecrübeliydi. Öncesinde etkinliği anlamaya çalışıyor, kullanılacak sistemi benimsiyor, daha önemlisi kendinden bir şeyler katıyordu. Bu benim işimi kolaylaştırıyor, hatta keyif almama neden oluyordu. O da heyecanlıydı benim gibi.

İlk iki gün en yoğun ve en yorucu gündü. Duyma ve görme engelli olarak sokağa çıkıldı, sessiz sinema, dudak okuma, goalball etkinlikleri gerçekleştirildi. Kültürlerarası gece organize edildi. Resmen zamanla yarışıyorduk. Etkinliğin içindeyken fark edemiyordum ama fotoğraflara baktığımda her şeyin olması gerektiği gibi, yani hayal ettiğim gibi gerçekleştiğini görebiliyordum. Ekip arkadaşlarım ilk iki gün olayı anlamaya çalışmakla geçirdiler. Neler oluyordu, neler yapılması gerekiyordu. Meraklı bakışları benim bakışımı yakalamaya çalışıyordu. Her an bir gözü benim üzerimdeydi. Ne zaman göz göze gelsem birisi ile, yanıma gelip ne yapılması gerektiğini soruyordu. Bu tam olarak takım olmaktı. İnanılmazdı.

Proje ortaklarının liderleriyle yapılan toplantılar işe yaradı. Katılımcılardan gelen dönütlerle projeyi katılımcıların ihtiyaçlarına göre revize ettim. Önemli olan keyif almaktı. Proje amacını etkilemeyecek şekilde her türlü değişikliği yapabilirdim. Yaptım da, güzel de oldu. Herkes mutlu görünüyordu. Herkes! Bu çok önemli bir ayrıntı...

Proje gittikçe rahatlamaya başladı. Katılımcıların birbirini iyice tanıdı. Hatta sabahları yapılan tanışma oyunlarına gerek olmadığını belirtti grup liderleri. Bunun yanı sıra artık hep birlikte bir proje yapıyorduk. Etkinlikler sırasında ciddi bir şekilde atölye çalışmalarını yapıyorlardı. Diğer zamanlarda özgün kişiliklerin ortamı yumuşatmasını ve katılımcıların eğlenmelerini seyrediyorduk. En çok projenin gezi etkinliğinde eğlendiler. Otobüsle Ankara turu attık ve kale'de Ankara manzarasında derin düşüncelere daldık. Bir akşamımızda 'Al Yazmalım' klasik Türk filmini izledik. Ağlayanlar bile oldu. Sonuna kadar izlediklerine çok şaşırdım.

Son gün artık veda zamanı yaklaşıyordu. Gitmek istemediğini söyleyen o kadar çok katılımcı oldu ki... O kadar önemli dönütler vardı ki... Grup liderleri düşüncelerini aktarırken kısa kelimeler kullanmayı tercih ettiler: harika, muhteşem, kusursuz, en iyi...

Proje başarıya ulaştı ve sonuçlandı. Katılımcılar harikaydı, proje konusu harikaydı, kolaylaştırıcılar harikaydı ve daha önemlisi çalışma arkadaşlarım harikaydı.

Teşekkürler: Betül, Feray, Zehra ve Çiğdem.

NOT: Proje hakkında Edita'nın yazdığı dönüt yazısı:

" Dear Sir or Madam,
I’ve been involved in many Youth in Action projects but never wrote a feedback to National Agency. Maybe it is not important for you but this time I feel that I must inform you about an excellent quality of the project.

On behalf of “Klaipedos universiteto ekonomistų klubas” and Lithuanian team, I would like to thank the organizers and tell you about the best quality project “SITOS – Step into others shoes” TR-11-E558-2013-R2.
I think that this project should be an example to other people who will organize “Youth in Action” projects in future.

THE PROGRAMME:
The schedule was intensive and well planned. All activities were implemented in the highest level. Trainers (Ümit YARDIM and Çiğdem Gizem KOCA) were very responsible and professional. They managed to motivate, keep the group disciplined and even entertained the whole group. The schedule seemed to be well planned. It had a nice combination of indoor and outdoor activities. Participants had an opportunity to meet local people and hear their opinions about project topic. Activities were interesting, active, involved all participants and useful. There was always plenty of different and highest quality material for activities.
Guest speakers were very interesting and experienced. They added a lot of quality as well.
There was an amazing balance of discipline and flexibility. Organizers listened to EVERYONE’S strangest needs and managed to adapt the project to everyone! Every single participant was treated as a King.
It was very easy to work with organizers as they solved ALL problems very quickly and in a very pleasant way.

ACCOMODATION AND FOOD:
Participants were accommodated in 4-start hotel in the center of Ankara. Everything was perfect. Participants shared their rooms. Before the project organizers asked about participants’ preferences and special needs. The rooms were assigned based on needs and everybody were very happy about that. Food was even too good! Huge variety and big portions. There were participants who had very special needs for food but organizers managed to provide special food and make them satisfied. Hotel staff was very helpful. The stay at the hotel was very pleasant for everyone.

PARTICIPANTS:
All participants were responsible and important for the project. The attitutude to the project and activities were very serious. Each partner did their job good and managed to form very good teams. Everybody became friends very fast and there was no need for too many team-building activities. I would say that APV helped to make those processes faster as all team leaders were involved in the project from the beginning and each group had preparation tasks before the project. During on site activities it was much easier to start working together. 

FACILITATING:
All organizing group was amazing! They did their best to make this project excellent and they succeeded. Each Turkish person who participated and worked in this project did a lot and we really appreciate that. It seems that for them it was much more work than fun but their work was very valuable. Turkish people presented Turkey very nicely, Turkish culture presentations and cultural night made a huge impression as participants were able to see life “from the inside”.

MULTIPLYING EFFECT:
There were promotional material such as posters, t-shirts, badges, etc. during the project. Organizers made a big job to create all this material and it worked. Local people recognized this project. Participants brought this material to own countries and participated in local events wearing these t-shirts. Participants and organizers wrote blog articles, shared news and pictures on social networks, participated, published articles in local media etc.

“SITOS – step into others shoes” project had a big footprint in everyone’s life. We all left a project being a bit different person, having different attitude to disability, being more sensitive to others needs. Turkish hospitality is awesome and the impression of Turkey were very good. It was the best project I have ever seen! I can only wish that all projects would be the same quality.

Many THANKS go to Turkish National Agency for supporting this project and organizers for such good quality!

Yours faithfully,
Edita Baranskaitė
"











25 Mayıs 2013 Cumartesi

Sosyal Sorumluluk "GOOD LUCK"

"Superstitions is the poetry of life"  JOHANN WOLFGANG VON GOETHE


As Goethe said, superstitions is the poetry of life.  Life created people then people created everything.

One of them is superstition. 


What is superstition?  



Wikipedia answered like that "Superstition is a pejorative term for belief in supernatural causality". But for me, superstitions like a babyreligion just killed after born. It could be religion but it was not big enough to live.



How they appeared?  In my opinion, every events have result(s). Every result increase people's knowledge ( like experiences). If someone lived a event and he/she was good at literature, after the event, the result start to be common. For example, someone had a wonderful life, everything is almost perfect. Then one day, while he/she was going a important meeting, he/she passed under ladder, then this meeting became worse and worse. If the same person live the same things again, the events become a superstition (passing under ladder bring bad luck)



Last week ( 17 - 24 May 2013 ), I was in a project which is called " Good Luck". It was good experience for me. I met new people, I worked with new people, I learned many thing which I didn't think about it before. I saw people who was crazy :), I touched people's idea which was very interesting. I felt people who they live another world inside. I tried to understand what they said, they tried too. I played like a child but child can understand what i understood after those games...



Youth in Action projects always make me excited. Before the project, I am worried about what will happen. During the project, I live both exciting and worrying. Because the project time is very short and easy to misunderstand. After the project, I feel many thing: happiness, missing etc.



I feel good right now. I feel full of everything about project. 



Our project ended but the connection will live forever (not only about me,  but also all participants ).



So i just say that GOOD LUCK people... I always remember you...



250108 C MAY 13


23 Kasım 2012 Cuma

Gezmece - Tozmaca " OKUYAN DA BİLİR AMA KOKUSUNU ALAMAZ"

"Sokakta hayat var ve Okuyan da bilir ama kokusunu alamaz."
Bana çok şey anlatan iki cümle. Beni yollara düşüren, bilinmezliklerin cazibesine doğru yönelten ve harekete geçiren iki anlamlı cümle...
Kaynak Mühendisliği kursuna gitmeden önce kendime bir plan çizmiştim. Önce Kaynak Mühendisliğini bitirecek, sonra yıllık izin alacak ve hemen arkasından da askere gidecektim. 
Planımın ilk aşamasını başarıyla bitirdim. Sıra geldi yıllık izine... ve onu da almayı başardım. Önümde 20 koca gün vardı. Ne yapılabilirdi ya da ne yapılamazdı ki?

Hemen kendime bir plan çizdim. 
Planı yapmamda en büyük etkiyi trenle gidilecek bağlantılı illerin seçimi yaptı diyebilirim. Permi hakkım vardı. Yılda iki kez istediğim şehire tren ile ücretsiz gidip, gelebilecektim. Ben de iki ana durak olarak İzmir ve Adana'yı seçtim. Ara duraklara da Eskişehir, Balıkesir ve Kayseri'yi yazdım. Araya Tokat'ı da sıkıştırdım. 
Şöyle uzaktan baktım plana; güzel ama çok yorucu bir plandı. İlk aşamada planımdan korktuğumu itiraf edebilirim. Ama sonra korkumun heyecana dönüştüğünü gözlemledim. 

Seyahatnameme, bavuluma konulacak kritik eşyaları yazdım. Alınacak her şeyi aldım ve yola çıktım. 
İlk durak Eskişehir...
Öğrenci şehri diyebilirim. Etrafınızda sadece kendi dünyasıyla ilgilenen, sizi zorlukla fark edebilecek insanlar dolu olacaktır. Eğlenme, müzik dinleme, gezip görme, kitap okuma, içme konusunda tercih edilebilir bir şehir. Yer yer tarihi yapıların yer aldığı, yer yer modern AVM'lerin boy gösterdiği modern bir şehir. Hele de yürüyerek gezme alışkanlığınız varsa, hayatınızda bu kadar düz bir şehir bulamazsınız. Son olarak çiğ börek yemeyi unutmayın papağanda...
Sonraki durak Balıkesir...
Sabahın erken saatlerinde gelen tren beni şehrin en sakin zamanına bıraktı. Yürüyerek çarşı denilen merkeze ulaşabilirsiniz. Oralarda kısa bir tur atıp gezilecek yerleri gezdiğinizde geçen zamanın sadece 45 dk olduğunu göreceksiniz. Çok fazla seçeneğiniz yok Balıkesir'in merkezinde. Hatta insanların size yabancısayan bakışlarının sizi rahatsız etmesi ve kaba davranışları sizi yeterince rahatsız edecektir. Merkezde çok durmadan Gönen'e gittim. Gönen küçük bir yerdi. Küçüklüğünün nedeni sanki etrafı denizle çevriliymiş de yerleşim yeri kuracak kısıtlı alan varmış gibi bütün evler iç içe yapılmış, yollar dar ve insanları çok kaba. Yabancı olduğunuzu fark etmeleri çok zaman almayacak ve buralarda ne arıyorsun bakışlarını üzerinize dikeceklerdir. Gönen'in benim için farklı bir anlamı vardı. Hissedip geldim diyebilirim :)
Balıkesir ile ilgili anlatmak istediğim bir anım var. Gece saat 23:00. Gönenden döndükten sonra kalacak bir yer aradım. Otelleri gezdim. Ya otelde kalacak yer yoktu ya da otel fiyatları pahalıydı. Otel bulamayınca aklıma Gülşah'ın sözü geldi " Evsizler gibi sokakta yatmak ve onların hissettiklerini hissetmek istiyorum". Benim dışarıda yatma tecrübem vardı ama çok uzun zaman önceydi. Anılarımı tazelemek için iyi bir fırsattı. Trenim sabahın 5'indeydi. O saate kadar Balıkesir Garı'nın bekleme salonunda bekleyebilir ve uyuyabilirim diye düşündüm. Bekleme salonu boş gibiydi. Bir - iki evsiz vardı o kadar... 

Bavulumdaki iki yastığı ve battaniyeyi çıkardım. 2 gündür doğru düzgün uyumadığım için uyumaya koyuldum. Güvenlik görevlisi geldi ve " Burada uyumak yasak " dedi. Çok uykusuz olduğum için "Tamam" dedim. Düzeldim. Gidince tekrar uyudum. Sonra tekrar geldi. Sonra bir daha daha geldi. Uykusuzluğun verdiği agresiflikle olayı anlamaya çalışarak sordum " Neden uyumak yasak ki? Sabah 5'e kadar imkanı yok uyumadan duramam". Aldığım cevap " Emir var, uyumak yasak". Bu kadar anlayışsızlık olur mu ya? Yani kendileri istedikleri gibi içeride kestirsin ama bizler uyumaya kalkınca emir var desin. Hiç mantıklı değildi. Emiri görmek istediğimde ise bana gösterecek bir emir bulamadı. Hakkımda işlem yapacağını söyledi. Ben de kimliğimi uzattım. Sonuç olarak hakkımda tutanak tuttu ve sonra rahatsız etmediler. Keşke en başında tutanak tutmalarını sağlasaydım. Uykum bölünmemiş olurdu o zaman.
Neyse bu kötü tecrübeden sonra sonraki durak İzmir...
İzmir harika bir şehir. Eskişehir gibi düzlük. İnsanları çok kibar. Kadın popülasyonunun fazla olmasından kaynaklı olsa gerek insanların bakışları rahatsız edici değil. İster yabancı olun ister yerlisi, kendinizi huzurlu hissedebilirsiniz. Balıkesirin soğuk havasından sonra İzmir cennet gibi geldi. Kordonun rüzgarlı havasının yanına gökyüzünün sürprizleri de eklenince harika bir manzara eşliğinde gezebiliyorsunuz. Gökkuşağına doğru yürümek de bonusu oldu denilebilir. İzmir'i yürüyerek gezmeniz mümkün değil ama yorulana kadar gezebileceğiniz güzelliğe sahip. Asansör gibi yüksek bir yere çıktığınızda ise İzmir manzarasını izlemeye doyamayacağınıza eminim. 
Karşıyaka'nın sahil kenarı ise midye yemek, liseli aşıkları izlemek, güneşin batışına tanık olmak ve sakinliğin huzurunu tatmak için size yardımcı olabilir. Gece olduğunda kordonda midye-bira yaparsanız eğlencenizin seviyesini yükseltebilirsiniz. Olmazsa olmazlardan birisi de küçükpark taraflarında Aynalı büfede Karışık yemek olmalı.
Doya doya yaşadığım İzmir günlerinden sonra geri dönüş yoluna koyulmuştum. Sonraki durak Ankara idi.
Ankara'da çok kalmadan Tokat'a yol aldım. 
Tokat, aradan geçen 10 seneye rağmen kendini ve özelliklerini koruyan bir şehir. Hala muhafazakar ve bastırılmış içsel düşünceler mevcut. Toplum baskısı hala kendini en derinden hissettiriyor. Gelişen tek şey binalar. Sürekli inşaat yapmışlar ve yeni villalar yapmışlar. AVM açmışlar. Bunun yerine bilinç düzeyini arttırmalarını tercih ederdim. 
Tokat'ın her şeyine rağmen orada geçirdiğim zamanlarda görüştüğüm insanların benim için çok değerli olması saydığım her şeyi unutturmaya yetti. Güzel zaman geçirdim ve tadını çıkardım diyebilirim. 
Burada da anlatmak istediğim bir anım oldu: 
Sevilay'ın evinin oralarda gezinirken telefonla oyalanıyordum. Adamın birisi yolumu kesti: " Selamünaleyküm" Adamın selam vermesine bakıp Müslüman sanmayın. Sonraki konuşmaları dinleyin hele... " Bi cigara versene..." dedi. Sigara kullanmadığımı söylediğimde " O zaman 2 milyon ver" dedi. Cebimde bozuk paralar vardı ve aklımda iki seçenek. Ya o adamı orada dövüp yoluma devam eder ve benden sonrakilerden haraç kesmesini engelleyebilirdim ya da para verip yoluma devam edebilirdim. 2 TL için kavga etmeye değmez diye düşündüm. Elimi cebime atıp 1.25 TL çıkartıp uzattım. " Bu yetmez 750 bin daha ver" dedi. Olmadığını söyledim cebimden gelen bozuk para seslerini duyduğunu bilerek. Sonra fazla üstelemedi. Ben de çektim gittim yanından. Hayat böyle bir şey. Ortaokul döneminde bizim haraç kestiğimiz yerde bizden haraç kesmişlerdi. İlginç olan ise bu tercihimin bana yaşlandığımı hissettirmiş olmasıydı.
Tekrar Ankara'ya döndüm. Adana yolculuğu için hazırlanmam gerekiyordu. Dinlenip bavulumdaki kirlenen kıyafetleri temizleriyle değiştirdikten sonra Kayseri Trenine bindim. Sonraki durak Kayseriydi...
Kayseri aslında sanılandan daha büyük bir şehir. İnsanların bakış açılarının dar olmasından dolayı şehrin küçük olduğu izlenimi bırakılmaktadır. Fakat yürümeye başladığınızda şehrin gezilecek çok fakat görülecek az yerinin olduğunu anlayacaksınız. Güzel taraflarından birisi tarihi binaların korunmuş olması ve şehir merkezinde sergileniyor olmasıdır. Saatlerce yürüyüp çeşitli mekanları görebilirsiniz. Şansınıza şehirde yokuş veya sizi zora sokacak dik yerler yok. Mantı yemeden gelmeyin sakın. Misafir olduğum evde yediğim şahane mantıyı yiyemeyeceksiniz ama satın alabileceğiniz yerlerdekilerle de idare edebilirsiniz. İnsanları genel olarak içine kapanık ve dar görüşlü. Akşam 8'den sonra dükkanlar kapanmaya başlayacaktır. Apaçiler yolda kızlara sesli olarak laf atacak ve size dik dik bakacaklardır. Onları sallamadığınızda zararsız hayvanlar olduklarını göreceksiniz. 
Artık Adana'ya doğru yola çıkabilirdim. Sonraki durak Adana...
Adana gereğinden fazla büyük ve gereğinden fazla sıcak bir şehir. Kayseri'de üşümekten hasta olacakken Adana'ya gittiğinizde üzerinizdeki fazlalıkları atabilirsiniz. Adana merkezi ( Küçüksaat, Çetinkaya felan) inanılmaz yoğun sokaklar. İnsanlar bildiğiniz üst üste yürüyor. Yürüyüş yolu ve araç yolu gereğinden fazla dar ve Adana halkı bir anda oralara doluşuyor. İnsanları " işte Adana'lı" diyebileceğiniz şekilde. Yani hakkını veriyorlar. Her telden insan var. Eğer Adanalı birisine yol tarifi soracaksanız bir daha düşünün. Çok başarılı değiller adres tariflerinde. Sizin zaten bildiğiniz bir yeri sorduğunuzu sanıyorlar. Hatta sesinin tonunda " bah hele nasııı bilmessin orayı " der gibi bir ima bulacağınıza eminim. En komik olay ise Adanalı ağzıyla cevap vermesini beklerken o kişinin İstanbul ağzıyla cevap  vermesi ( adam İstanbullu olduğunu söylüyor) ve bu cevabın size çok yumuşak gelmesidir. 
Kebap, şırdan ve şalgam denemeden dönmeyin sakın. Ha bir de kışın sakın bici bici yemeyin. Bici bici isterseniz sizin acınası bir yabancı olduğunuzu anlayacaklardır.
Gezilecek ve görülecek çok yeri olan Adana'ya gidiyorsanız mutlaka araba kiralayın. Zira gezebilmeniz için araba şart. Köprüleri, Seyhan'ı, Üniversiteyi, Sevgi Adasını da görün gelin. :)
Sonraki durak Kahramanmaraş...
Kahramanmaraş'a gitmeyene Maraş'ı anlatmak zordur. Öncelikle şunu unutmayın orası Akdeniz Bölgesinde yer alıyor. Güneydoğu Anadolu'da değil. :) Şehir aslında iki bölümden oluşuyor. Bir bölümü tarihin kol gezdiği, dönülen her sokağın, her yapının bir anısının olduğu, modern fakat tarihi taraf... Diğer bölüm ise sonradan oluşturulan yerleşim yerleriyle sadece apartman ve AVM'lerden oluşan taraf. Her iki tarafını da ayrıntılı gezme şansına sahip olabilirsiniz ama size önerim tarihi yerlerin ( Sütçü İmam, Ulu cami, Abazalar, Tekelerin bölgesi, Kapalı Çarşı, Ermenilerin eski sokağı, demirciler çarşısı, Bakırcılar, kale  vs.) yaya olarak gezilmesi ve diğer yerlerin araba ile gezilmesi...
Kahramanmaraş yakın tarihi en yakından yaşayan bir şehir. Bağımsızlığını dini inancıyla kazanmış, liderlerin imam veya din adamı olmasından kaynaklı olarak İslam'ı layıkıyla yaşamaya çalışan, yabancı müziğe hoş bakmayan, İslama inanmayanları ayıplayan bir şehir. İnsanları hoşgörülü, yardım sever ve içten. Bir o kadar zıttı olan insanları gözlemlesem de etkileşimde bulunmadığım için net bir şey söyleyemeyeceğim. Kahramanmaraş'a gelecekseniz ya mangal takımınızı yanınızda getirin ya da ödünç alabileceğiniz birilerini bulun. Yemek kültürüne düşkündürler ve şehrin belirli yerlerine mesire alanları yapmışlardır. Küçük bir alandan bahsetmiyorum. Gayet büyük alanlar topluluğundan bahsediyorum. Mangal sonrası Maraş Dondurmasını yemenin tadına da varabilirsiniz. Eğer dondurma satın alacaksanız  "Ede yarım kilo dondurma verin mi" derseniz sizin yabancı olmadığınızı düşünebilirler. ( Ede= Ağabey demek Maraşcada :))

Harika anılarla, ilginç hatıralarla yoluma devam ettim ve Ankara'ya geri döndüm.

Bu gezmece-tozmaca bana bir çok şey öğretti diyebilirim. Her şeyden ziyade şehirleri kokladım. İnsanlarını, ortamı, nasıl hayata tutunduklarını, nasıl farklılaştıklarını, farklılıkların nasıl ortaya çıktığını vs.vs.

Çoğu zaman yoluma Yalnız devam ettim ama her şehirde gördüğüm arkadaşlarım, dostlarım, değer verdiğim insanlar vardı. Eskişehirde: Mustafa, Ceyhun, Alişan, Dilber, Gözde, Ayla, Hande... Balıkesirde: Çağla... İzmirde: Asu... Kayseride: Merve... Adanada: New, Tanker, Sevgi, Gözde... Maraşta: Yavuz'un babası, annesi, abisi ve yeğeni... Tokatta: Ati, Muratcan, Ramazan, Kemalettin hoca, Mücahit...
Hepinize sonsuz teşekkürler. Gerçekten büyük bir keyifti.

Şimdi hayat yolunda gitmeye devam edecek ya, işte bu günler hatırımdan silinmeyecek. Öğrendiklerim hayatımı devam ettirmemde ve aydınlanmamda bana yardımcı olacak. Sizler uzakta yaşayan yakın dostlarım olmaya devam edeceksiniz. 

Son söz: 
Gezmek yeni bir sayfaya bir şeyler çiziktirmek gibidir. Hayal gücünüze bağlı olarak değişir ne çizdiğiniz. O an karşınıza ne çıkarsa onu çizersiniz. Farklı ve tarafsız olmak için de farkı ve tarafları iyi tanımanız gerekir. İnsanlar değişik yaratıklardır. Seyahat ettiğinizde insanların davranışlarının iklimlerin değişmesi gibi değiştiğini göreceksiniz. Dengeleriniz sarsılacak ve insanları anlayacaksınız. 
Hala nefes alabiliyorken kıçınızı kaldırıp gezin, görün, okuyun ve hissedin. Tabi ki imkanlarınız dahilinde... 
Hem kaç defa geleceksiniz ki dünyaya...
Aşkla kalın, yeni pencerelere olan inancın aşkıyla...



6 Haziran 2012 Çarşamba

Gönüllülük Çalışmalarım " SEN GELECEKTEKİ BENSİN ( SGB) PROJESİ"

"Hayal et, önündeki engelleri kaldır, hayalinin gerçeğe dönüşeceğini göreceksin..."

Sen Gelecekteki Bensin Projesine başlarken aklımdan tam olarak geçen kelimeler bunlardı. YGA'nın bir konferansında Sinan Yaman söylemişti. Amacı biz gençleri ivmelendirmek, durağanlıktan ve olağanlıktan çıkarıp bambaşka dünyalara, bambaşka serüvenlere sürüklemekti.

Sürükledi de...

Her şey bir anda gelişti. Ön hazırlığını yaptığım bir düşünce, bir tohumdu SGB Projesi. Her şeyden önce ihtiyaçtı... 

Her sene yüzlerde 'kardeşim' Yetiştirme Yurdu'ndan, 18 yaşını doldurduğu için ayrılıyor, hayata atılıyor. Hiç düşündünüz mü bu gençler nereye gidiyor, neler yapıyor, nasıl yaşıyor?! Ya da şöyle sorayım, bize yolumuzu gösteren, ileriye bakmamızı, ileride gördüğümüze ilerlerken çizmemiz gereken yolları kafamızda oluşturmamıza sebep olan şey nedir? 

Vizyon!!

Bizler hayatlarımızı hep ileriye küçük hedefçikler koyarak ilerletip bu aşamaya getirdik. Lise bitsin, Üniversite sınavı kazanılsın, iyi bir üniversite olsun, güzel ve açık görüşlü sevgilim olsun, mutlu olayım, mutlu edeyim, eğleneyim, şunu alayım, bunu yapayım vs.vs...

Vizyon çakıl taşlarını görmeye başladığımız bir olguydu. Vizyon hayata tutunduğumuz, pes etmemize izin vermediğimiz dayanağımızdı. Vizyon 'Gelecekteki Bizi' gördüğümüz dev aynaydı....

Vizyonsuz bir genç hayal edin, 18 yaşına yeni basmış. Hormonları ile düşünen, farklı bakış açısından ziyade öğretilmişliklerle yol alan, en büyük sorunu temel ihtiyaçlarını karşılamak olan bir genç... Temel ihtiyaçlar karşılanmadığında artık dünyanın tüm renkleri griye çalmaya başlayacaktır. Tüm hareket durağanlaşacak, mideden gelen gurultu düşünce sistemini etkileyecektir: " Bir şeyler yapılmalı..."

İşte o bir şeyler kelimesi o kişide, o gençte, farklı beyin loblarına hitap edecektir. Kendince çözüm üretecek, kendi yolunu çizecek ve her zaman yaptığı gibi yine kendi ayakları üzerinde kalacaktır... Yerlebir olan hayatına bakmaksızın...

Bunları hayal etmek çok zor değil. Her gün saat 19.00 ile 20:00 saatleri arasında televizyonun karşısına geçin, kumandayı elinize alın ve kanalları gezmeye başlayın. Unutmayın orada yer alan haberler filtreden geçmiş, Devletin belirli organlarına zarar vermeyecek hale getirilmiş, uygun ustrup bulunmuş şekilde servis edilmiştir. 

Bakmak ve görmek dedikleri noktada sıkıştığım bir dönemde fark etmiştim bu ihtiyacı... Yetiştirme Yurdu'nda kalan gençlere VİZYON kazandırmak gerekiyor. Vizyon ile hangi okula gideceklerine karar verebilirler, vizyon ile hangi üniversitenin hangi bölümüne gidebileceklerini düşünebilir, düşleyebilirler... Vizyon ile 10 sene sonra kendilerini nerede görmek istediklerini hayal edebilirler... En önemlisi de vizyon ile vizyona giden yolun ilk adımını atmış olabilirler... Engelleri, güzellikleriyle olduğu gibi kabul edebilirler...

Peki, Yetiştirme Yurdu'ndaki gençlere bu konu, Vizyon konusu, nasıl aşılanabilir? Bu gençlerin hayatlarında daha kritik kararlar varken, hayatın anlamı eski önemini yitirmişken, tek gerçekliğin bulunduğu durum olduğunu düşünüyorlarken onlara nasıl vizyon'un önemli olduğunu gösterebilirdik ki?

Güzel bir plan gerekliydi. Sistematik bir çalışma... Birbirinden kopmayan, aksine birbirini destekleyen çalışmalar bütünü olmalı... Kısa süreli olmamalıydı. Çünkü kısa süreli ziyaretlerde  Yetiştirme Yurdu'ndaki gençlerle çok fazla zaman geçirilemiyor, bilgi ve tecrübe paylaşımı gerçekleştirilemiyor. Bu noktada bir başka önemli ayrıntı gün yüzüne çıkıyor: karşılıklı öğrenme ortamı... Yapılan çalışmaların odak noktasında bu kavram olmalı...Yetiştirme Yurdu'nda kalan gence en fazla yakınlaşabilecek kişi yine Yetiştirme Yurdu'ndan çıkmış kişiler olabilir. 

Proje bütçesi de önemliydi. Kaliteli bir projen varsa en önemli ihtiyacın maddi konudur. 

Bütün bu saydıklarımı düşündüğümüzde bizim ihtiyaçlarımıza cevap veren kurum Avrupa Birliği Ulusal Ajansı'nın Gençlik Programıydı. Gençlik Programlarından Eylem 1.2 Gençlik Girişimleri bizim için biçilmiş kaftandı. Tek sıkıntısı düşük bütçeli hibe veriyor olmasıydı. 

Kasım 2011 dönemine başvuru yaptık. aktiF-İz Gençlik Topluluğu olarak. Henüz yeni bir oluşumduk. Topluluk olarak ilk projemiz olacaktı. Kafamızdakileri kağıda döktük fakat uygulama nasıl olacaktı. Büyük bir soru işareti bizi bekliyordu.

Projemiz Ulusal Ajans tarafından kabul edildi. Sıra geldi hummalı bir çalışmanın içinde yer almaya. Önce proje ekibi belirlendi: Başta Eda Ceren olmak üzere,YavuzSS,  Dilek, Burçin, Emrecan, Mehtap, Ali, Mansız, Cansu, Efkan, Ahmet Abi, Kübra, CanCan, Atila, Kemalettin Hoca, Bekir Abi...  Hepsi gönüllü oldu. Hepsi gönlünü koydu ortaya... Başladık çalışmaya...

Uygulama için pilot il olarak Tokat, yurt olarak da Tokat Yetiştirme Yurdu belirlendi. Bunun bir çok nedeni vardı. Her şeyden önce 8 senemi bu yurtta geçirdim. Hayatımın dönüm noktalarını bu yurtta yaşadım ve benim için babadan öte olan insanla, Kemalettin Hoca ile orada tanıştım. Bu yurda karşı gönül borcum vardı. Bunun yanı sıra Tokat Yetiştirme Yurdu'nda kalan gençlerin büyük illerde kalan gençlere oranla daha fazla ihtiyacı vardı bu projeye... Bir diğer önemli sebep ise eskiden birlikte senelerimizi harcadığımız arkadaşlarımla tekrar bir araya gelme şansı yakalayacaktık. Tokat bu proje için en ideal şehirdi... :)

İşte Sen Gelecekteki Bensin Projesi böyle başladı. Amaç olarak gençlere vizyon kazandırmak benimsendi. Bu amaca ulaşmak adına katılımcılar belirlendi. Bu katılımcıların özelliği Tokat Yetiştirme Yurdu'ndan çıkmış olmaları ve kendi ayakları üzerinde durabilmeleriydi. Faaliyetler olarak da üç temel konu belirlendi: " Geçmişe Yolculuk"... Bu konu çok önemliydi. Yurtta kalan ve kalmış olan kişilerin geçmişlerine yolculuk yapıp yaşadıkları güzel anları da hatırlamaları sağlanmalıydı. Bunun yanı sıra ilk etkinlikti; Tokat Yetiştirme Yurdu'nda kalan gençlerin bizleri tanıması ve kaynaşmamız için ilk fırsat... 
" Kimim Ben" konulu etkinlikler... Bu etkinliklerin amacı şu an hangi potansiyeli taşıdığımızı anlamak ve anlatmaktı. Kendini tanımayan gençler geleceğe sağlıklı bakamazlardı. Nihayetinde hayal kurmak ile bu hayale yürümek arasında fark vardı...
"Gelecekteki Ben" konulu etkinlikler... Bu etkinlikler artık projenin son aşamasını oluşturuyordu. Son dediğime bakmayın siz. Aslında biten şeyden çok başlayan şeyler olacaktı. Gelecekte kendilerini nasıl bir insan olarak hayal eden gençler bu hayaline gitmek için hangi yollardan geçeceğini de görebilecekti. Ayrıca Meslek Tanıtımları ile de gençlerin hayal gücü genişletilecekti.

Saydığım bütün etkinlikler tıpkı bizim hayal ettiğimiz gibi gerçekleşti. Hatta zaman zaman oluşan sürprizler ile daha da eğlenceli hale geldi. Katılımcılardan ve seyircilerden gelen dönütler ile de ayrı bir tat kazandı, proje ekibi olarak bizi mutlu etti...

Bu proje ikinci çocuğum gibiydi. KUKLaNLAT'tan sonra yazıp hayata geçirdiğim ikinci proje... 

Ama bu kez daha farklıydı. Çok daha farklı... Bu kez diğer projede görülen eksiklikler giderilmişti. Bu kez beni destekleyen koca yürekleriyle projede görev alan takım arkadaşlarım, aktiF-İz Gençlik Topluluğu ve gönüllü insanlar vardı. 4 aylık yoğun maratona benimle birlikte çıkan ve 4 ayın sonunda benimle birlikte bu mutluluğu paylaşan değerli insanlar....

"Her proje, sonunda yeni proje fikirleri doğurmalıdır" demişti eğitmenin biri bir eğitimde... Öyle de oldu... İnsanların yüzlerindeki o ifade yeni projelere ihtiyaç duyulduğunu, yeni projelerin planlanması gerektiğini hatırlattı bana. Beni motive etti... Şimdi yeni projeler ile devam edeceğim. Projenin planlanmasındaki zorluğa ve/veya proje sonunda üzerime kalan dokümantasyona rağmen :))

TEŞEKKÜRLER... Evet size teşekkür ediyorum aktiF-İz Gençlik Topluluğu... Benimle hayal ortağı olduğunuz için. Benimle bu projede yer aldığınız, kendinizden bir şeyler kattığınız en önemlisi de değerli zamanınızı vakfettiğiniz için...  Atila, ey değerli insan, kardeşten öte insan... Tokattaki bütün organizasyonda aktif yer aldın. İhtiyacımız olduğunda hep oradaydın ve bize yardımcı oldun. Görevin büyüktü ve üstesinden geldin... Tebrik ediyorum kardeşim seni... Seninle çalışmak bir zevkti, bilesin...
Kemalettin hocam; Tokat Yetiştirme Yurdu'ndaki hiçbir hoca etkinliğe katılmıyorken sen oradaydın. Bütün etkinliklerde, etkinlik öncesi ayarlamalarda... Projenin her aşamasında bizimle birlikteydin. Aslında bu proje senin sayende hayata geçti çünkü projeyi yazanı sen yetiştirdin, sen bu hale getirdin... Aynı şekilde seninle çalışmak, bir şeyler üretmek de harika bir duyguydu... Sana da sonsuz teşekkürler... Ve Ahmet Abi ile Bekir Abi... Proje fikrini duyduğunuzda heyecanlandınız. Bize inandınız ve projenin her aşamasında en önde yerinizi aldınız. Yeri geldi katılımcı yeri geldi organizatör oldunuz... Projede emeğiniz büyük... Size de sonsuz teşekkürler... Ayrıca Abi, projenin her aşamasında yer almanın yanı sıra proje hazırlık çalışmalarına verdiğin destekten dolayı sana da sonsuz teşekkürler...  

Ve ÖZÜR DİLİYORUM... Proje sırasında her şeyin yolunda gitmesi için elimden geleni yapmaya çalışırken sizleri de kırdıysam eğer. Tek açıklamam sizleri kırmak gibi bir amacım hiç olmadı. Hiçbiriniz mecbur değildiniz bu projede yer almaya. Bunun bilincindeydim... Eğer en ufak bir kızgınlığınız varsa, affetmeniz için elimden geleni yapacağımı bilmelisiniz... Mumun yanması  ile ormanın yanması arasındaki önemli fark, ormandaki bütün ağaçların yanmasından dolayıdır. Daha güçlüdür... Benim de gücümün kaynağı sizlersiniz...

Offf yine çok yazdım... Tamam tamam artık kesiyorum yazmayı. SGB Projesi artık sonlandı. Şimdi bu gençlerin hayatlarında öğrendiği şeyleri uygulamak ve onlarla birlikte zaman harcayarak yeri geldiğinde müdahale etmek görevimiz haline geldi. Yetiştirme Yurdu'ndan çıkanlar olarak Yetiştirme Yurdu'ndaki gençlerin abileri, aileleri bizleriz. Onları bizden daha iyi anlayan olamaz. Bunun bilincinde olalım... Eğer birlikte hareket edebilirsek ( belirli amaçlarla, belirli hedeflerle, ne yaptığını bilerek) bu ailede kimse sıkıntı yaşamaz. Türkiye'de kimse sıkıntı yaşamaz... 

Son sözüm de budur...



6 Haziran 2011 Pazartesi

Sosyal Sorumluluk " KUKLaNLAT Projesi"








Hayal etmek ile hayallerin gerçeğe dönüştürülmesi arasında çok ince bir sınır vardır. Evet gerçekten sanıldığının aksine çok ince bir sınır. Hayal eden, hayalin güzelliğine kapılıp iki yol izleyebilir. Ya hayal etmenin zevkini hayal ederek tekrar tekrar yaşar ya da ayağa kalkıp hayalinde yaşattığı şeyi/şeyleri gerçekten yaşadığında nasıl bir haz alacağını düşünerek girişimde bulunur. İşte hayal etmek ile hayallerini gerçeğe dönüştürmek arasındaki ince sınır budur. Ne yapacağına karar vermek, nerede duracağını bilmek…

İspanya’daki GET IN NET kontakt kurma eğitiminden sonra, uçakta, öğrendiklerimi ve kurduğum hayalleri nasıl gerçeğe dönüştürebileceğimi düşündüm. Aslında istediğim şey Yetiştirme Yurdu’nda bulunan kardeşlerim için bir şeyler yapmak ve yaşayarak öğrenme hareketinden haberdar olmalarını sağlamaktı. Yurtta kaldığım 13 sene boyunca bir konuda çok net fikir sahibi oldum. Yapılan aktiviteler büyük bir amaca hizmet etmek için değil de anı kurtarmak için yapılıyordu. Bir çok etkinlik yapma fırsatları ve imkanları varken bu imkan ve fırsatların nasıl kullanılacağı konusunda fikir sahibi değillerdi (imkanlarından faydalanma şansım olan yurtlar bazında konuşuyorum).
Etkinlik hakkında dökümanları Ulusal Ajans’a sunmaya gittiğimde Handan Abla’ya düşüncemi açtım. Çok sıcak karşıladı. Eylem 1.2 üzerine çalışmak istediğimi söylediğimde ise Alim Bey’e yönlendirdi. Bu ilk yönlendirme aslında yönlendirmeler serisinin başlangıcı olacaktı benim için -hatta biraz abartarak yönlendirmeler serüveni diyebilirim bu duruma :)-.
Alim Bey’e düşüncelerimden bahsettiğimde aynı ilgi ve sıcaklığı göstermesi doğru yolda olduğum düşüncesini güçlendirdi. Beni o zamanlar Bakan Danışmanı olan ve Çocuk Evleri hakkında Eylem 1.2 projesini hayata geçiren Yıldırım Abi’ye yönlendirdi. Yıldırım Abi’yle ilk toplantımda çok heyecanlıydım. Fakat Yıldırım Abi’nin sakinliği ve yeniliklere açıklığı beni cesaretlendirmişti. Bu toplantı sadece bir başlangıçtı. Sonrasında 10 veya daha fazla toplantı yaptık. Ben düşüncelerimi açıklıyor, planlar yapıyor ve Yıldırım Abi ile paylaşıyordum. Yıldırım Abi ise düşüncelerimin olurluğunu ölçüyor, tartıyor ve olmayacak gibi olursa yeni şeyler bulmam için teşvik ediyordu. Bir sohbet sırasında kukla sanatçısından bahsetti. Kukla hakkında pek bilgim olmasa da çocukların ilgilerini çekeceğini ve severek uğraşacaklarını düşündüm. Yaptığım araştırmalar ve kukla sanatçısı ile yaptığım toplantılar sonucu KUKLaNLAT projesini yazdım. Bütçe konusunda Çocuk Evleri Koordinasyon Merkezi’nde çalışan hocalarım destek oldular. Almanya’daki arkadaşım Ilarion da projenin çıkış noktasını beğendi ve proje içeriği hakkında pek bilgisi olmadan  da sadece bana güvendiği için projemize ortak olmayı kabul etti. Kasım 2010 da proje başvurusunu gerçekleştirdik.

Koşuşturmalarım artık bekleme aşamasına geçmişti. Beklemek yorucu ama heyecanlı bir olay. Bekledim, bekledim…

Aralık ayında projenin kabul edildiğini öğrendiğimdeki heyecanımı hangi kelimelerle anlatabileceğimi bilmiyorum. Hayallerin gerçeğe dönüşmesiydi. Beden bulmamış düşünceler için terziye elbise siparişi vermek gibiydi. Uçacağını bildiğin uçuş öncesi heyecan gibiydi. Tatlı bir tebessümle dışa vurup içinde volkanlar patlaması gibiydi. Aptal mimiklerin yüze yerleşmesi ve söylenenlere sadece gülümsemek gibiydi. İlk çocuğunun doğuşunu hissetmek gibiydi…

1 Şubat – 31 Mayıs tarihleri projenin hayata geçirildiği, benim ise projeye dair, insanlara dair, kullanılan araçlara dair bir çok şey öğrendiğim tarihlerdir. Proje süresince yapılan aktivitelerden bahsetmeyi düşünmüyorum (aktiviteler için www.kuklanlat.com sitesini ziyaret edebilirsiniz). Anlatmak istediğim bu projeden öğrendiklerim, projeye kattıklarım ve projede yer alan kardeşlerim…

Bir projeyi hayata geçirmek, bir düşünceye somut elbiseler giydirmek bir çeşit yemek hazırlamak gibi düşünülebilir. Ana yemeği gözlerinizde canlandırmanız gerekir. Nasıl göründüğü, nasıl görünmesi gerektiğini. Sonra ana yemeğin bu hale gelebilmesi için hangi malzemelerin kullanılması gerektiğini bulmanız gerekir. Daha sonrada bunları hangi sıraya göre eklemeniz ve hangi malzemeyi ne kadar pişirmeniz gerektiğini… Projemde kendimi aşçı olarak düşündüm hep. Fakat ortaya çıkacak yemeği yiyecek grubun büyüklüğünü düşününce tek başıma olmadığım bir mutfak vardı. Proje ekibiydi onlar. Herkesin bir/veya bir çok görevi olduğunu biliyorduk fakat bu görevlerin yerine getirilmesi ile ana görev olgusuna zarar vermemeleri gerekiyordu. Kendine karşı sorumluluklarının yanı sıra büyük amaca karşı da sorumlulukları vardı.  Ana yemek ve onun gereklilikleri…

Artık faaliyete geçme zamanı geldiğinde eksiklikler bir bir gün yüzüne çıkıyordu. Aslında basit gibi görünenlerin arkasından bir çok ayrıntı çıkıyor ve proje ekibi görevini yapmaması,  zaman daralması işleri içinden çıkılmaz hale sokabiliyordu. Asıl ilginç olanı ise bir şekilde hazırlanan organizasyon sonucunda eksiklikler fark edilmiyor, fark edilse bile üzerinde durulmuyordu. Çocuklara hizmet etmenin belki de en güzel taraflarından birisi buydu.

Proje sırasında spesifik olarak bir çok sorunla yüzleşmem gerekti. Afişlerin tasarlanması, afişlerin asılması, eğitimler, zamanlar, websitesi, yurtdışı sorunları… Bunlar ve bunlar gibi bir çok olay bana hızlı düşünme yeteneği kazandırdı. Hızlı düşünme ve çözüme yönelme… Başlarda düşüncelerimin tıkandığını hissetsem de, sonra sonra düşüncelerimdeki bulutların kalktığını ve çözümü net olarak görebildiğimi söyleyebilirim. 

Bu sorunlarla yüzleşmem bir çok yeterlilik kazandırdı bana. Bunlar inanılmaz şeylerdi. Kazandırılan yeterlilikleri sıralamam gerekirse; genel anlamda proje yönetmek – ekip olarak hareket etmek ve sorumluluk dağıtmak, almak – iletişim için çeşitli araçları verimli kullanmak – dizayn için Coreldraw, photosop ile çalışmalar yapma, kendi tasarımımı yaratmak – plan yapmak ve yapılan planda aksaklıklar olduğu taktirde planı onarmak, yedek plan ile çalışmak -   farklı kültürlere, farklı kişilikte insanlara karşı sayılı olmak ve onların ihtiyaçlarını ön planda tutarak herkesi olaya dahil etmek – İngilizce konuşma ve anlamanın geliştirilmesi – görev dağılımı veya bir gruba hitap ederken, kelimelerin yalın, anlaşılır seçilmesi gerekliliği… Aklama gelmeyen ve yaşarken öğrendiğimi fark ettiğim bir çok yeterlilik bu proje ile ya hayatıma girdi ya da gelişti.
Kişisel gelişimimi fark etmek beni mutlu etti. Ama daha mutlu olmamı sağlayan ise 3 aylık eğitim sonucunda katılımcıların/ genç kardeşlerimin yeteneklerindeki gelişimdi. Kendi kuklalarını yapmak adına inanılmaz bir özveri ile çalıştılar. Kendi kuklalarını yaptıklarında planlanan sürenin biraz gerisinde kalmışlardı, kuklaları kullanmayı öğrenmeleri için yeterli zamanları yoktu. Kukla gösterilerine bir gün kala, kukla ve müzik ile kendi başlarına yaptıkları çalışmalar olumlu sonuç vermiş, herkes kuklasını hakkını vererek kullanmayı öğrenmişlerdi. Asıl güzel tarafı ise bu sadece bir başlangıçtı… Yeteneklerini geliştirebilecekleri ve hobi edinebilecekleri bir araçları vardı artık.
Projede katılımcı olan gençlerin çoğu daha önce farklı ülkeden birileri ile diyalog içinde bulunmamış, birlikte zaman geçirmemişlerdi. Alman ortakların projeye dahil  olmalarının ilk gününde bu durum açıkça kendini göstermekteydi. Fakat bir hafta sonunda Alman – Türk katılımcıların arasındaki bütün buzlar erimiş, aynı dili kullanmayanlar dahi iletişim kurmak adına bir dil oluşturmuş birlikte güzel zaman geçirmeyi bilmişlerdi… Gençler artık ‘yabancı’ olarak nitelendirdikleri kişilerin aslında o kadar da yabancı olmadığını anlamış oldular ve farklı yaşam tarzlarını görme fırsatını elde ettiler.
Bu inanılmaz bir çıktıydı benim için. Katılımcıların tepkileri, kuklayı, kukla sanatını ve diğerlerini benimsemeleri inanılmazdı. Bu proje ile fırsat verildiğinde güzel şeyler başaran gençler gördüm ve ben bu fırsatı yaratmak adına çalışmalarıma asla son vermemeyi düşünüyorum…

KUKLaNLAT projesi sorumluluğunu üstümde hissettiğim ilk projeydi. Katılımcılarıyla, hedef kitlesiyle ve hayata geçirdikleri onca güzellikle özel bir projeydi. Bir başlangıçtı…